Yusuf Aslan Bey’in Fethiye’nin Işıkları adlı kitabı Cinius Yayınları’ndan çıktı.
1954 yılında Malatya, Fethiyede dünyaya gelen yazar, ilkokulu bitirdikten sonra memleketinde iş imkanı olmadığı için köyünü terk etmek zorunda olduğunu düşünerek, pamuk tarlalarında ırgatlık yapmak için Adanaya göç etmiştir.
Adanada bir hayli meşakkatli günlerin ardından, altı yedi kişilik bir dokuma atölyesinde iş bulup çalışmaya başlayan yazarımız, emekli olduktan sonra eskiden de edebiyata gönül verdiğinden amatörce şiir, fıkra ve makale yazmaya başlar. 2009 yılında ilk kitabı olan GARİP MİRTO isimli romanını piyasaya çıkararak halka sunmuştur.
Şimdi ise ikinci kitabı olan FETHİYENİN IŞIKLARI isimli romanını Cinius Yayınlarından çıkarmış ve halka sunmuş olan yazarın bu çalışmalarının haricinde 500ün üzerinde şiiri ve pek çok fıkraları vardır. Yazar şiirlerini ve fıkralarını da kitaplaştırmak için çalışmalarını sürdürmektedir.
Sevgili canlar. Yeni çıkan kitabım için sizlerin desteklerinizi bekliyorum. Saygılarımla.
Fethiye'nin Işıkları Yusuf Aslan Cinius Yayınları / Çağdaş Türk Yazarları
1954 yılında Malatya, Fethiye de dünyaya gelen yazar, ilkokulu bitirdikten sonra memleketinde iş imkanı olmadığı için köyünü terk etmek zorunda olduğunu düşünerek, pamuk tarlalarında ırgatlık yapmak için Adanaya göç etmiştir.
Adana da bir hayli meşakkatli günlerin ardından, altı yedi kişilik bir dokuma atölyesinde iş bulup çalışmaya başlayan yazarımız, emekli olduktan sonra eskiden de edebiyata gönül verdiğinden amatörce şiir, fıkra ve makale yazmaya başlar. 2009 yılında ilk kitabı olan GARİP MİRTO isimli romanını piyasaya çıkararak halka sunmuştur.
Şimdi ise ikinci kitabı olan FETHİYE NİN IŞIKLARI isimli romanını Cinius Yayınlarından çıkarmış ve halka sunmuş olan yazarın bu çalışmalarının haricinde 500,ün üzerinde şiiri ve pek çok fıkraları vardır.
Yazar şiirlerini ve fıkralarını da kitaplaştırmak için çalışmalarını sürdürmektedir.
Etiket 17,50 TL | %40 indirim 7,00 TL | NetKitap'da 10,50 TL
Sayfa: 317
Hamur: 2. hamur
ISBN: 978-605-127-326-6
Boyut: 12,5x19,5cm
Baskı Tarihi: Ekim 2011
Özgün Dili: Türkçe
; ">Not: ; ">< a href="http://www.ciniusyayinlari.com/kitapayrinti.asp?id=156415">Cinius yayınları İsteme adresi</a>
1954 yılında Malatya, Fethiye'de dünyaya gelen yazar, ilkokulu bitirdikten sonra memleketinde iş imkanı olmadığı için köyünü terk etmek zorunda olduğunu düşünerek, pamuk tarlalarında ırgatlık yapmak için Adana'ya göç etmiştir.
Adana'da bir hayli meşakkatli günlerin ardından, altı yedi kişilik bir dokuma atölyesinde iş bulup çalışmaya başlayan yazarımız, emekli olduktan sonra eskiden de edebiyata gönül verdiğinden amatörce şiir, fıkra ve makale yazmaya başlar.
2009 yılında ilk kitabı olan "Garip Mirto" isimli romanını piyasaya çıkararak halka sunmuştur.
Şimdi ise ikinci kitabı olan "Fethiye'nin Işıkları" isimli romanını Cinius Yayınları'ndan çıkarmış ve halka sunmuş olan yazarın bu çalışmalarının haricinde 500'ün üzerinde şiiri ve pek çok fıkraları vardır.
Yazar şiirlerini ve fıkralarını da kitaplaştırmak için çalışmalarını sürdürmektedir.
1954 yılında Malatya, Fethiye’de dünyaya gelen yazar, ilkokulu bitirdikten sonra memleketinde iş imkanı olmadığı için köyünü terk etmek zorunda olduğunu düşünerek, pamuk tarlalarında ırgatlık yapmak için Adana’ya göç etmiştir.
Adana’da bir hayli meşakkatli günlerin ardından, altı yedi kişilik bir dokuma atölyesinde iş bulup çalışmaya başlayan yazarımız, emekli olduktan sonra eskiden de edebiyata gönül verdiğinden amatörce şiir, fıkra ve makale yazmaya başlar.
2009 yılında ilk kitabı olan “GARİP MİRTO” isimli romanını piyasaya çıkararak halka sunmuştur. Şimdi ise ikinci kitabı olan “FETHİYE’NİN IŞIKLARI” isimli romanını Cinius Yayınları’ndan çıkarmış ve halka sunmuş olan yazarın bu çalışmalarının haricinde 500’ün üzerinde şiiri ve pek çok fıkraları vardır.
Yazar şiirlerini ve fıkralarını da kitaplaştırmak için çalışmalarını sürdürmektedir.
HACIBEKTAŞ ilçesi Alevilerin en kutsal mekanlarındandır. Çünkü, Anadolu evliyalarının en ulusu sayılan Alevilerin ve Bektaşilerin “büyük pir” dedikleri Hacı Bektaş-ı Veli burada yatmaktadır. HACI BEKTAŞ-I VELİ, 1209-1271 yıllarında yaşayan, Anadolu’ya HORASAN’dan gelmiş bilge ve halk önderidir. Anadolu’da Aleviliği yerel özelliklere uyduran ve örgütleyen en önemli kişilerden başta gelenidir. Kendisi eski adı SULUCA KARAHÖYÜK olan bugünkü HACIBEKTAŞ ilçesine yerleşmiş ve burada bir okul yaratmıştır. Türbesi çevresinde bir dergah oluşmuştur. Alevi-Bektaşi kesiminin ziyaret yeri olan Hacıbektaş’taki bu kutsal mekan bugün müze halindedir. Türk kültürünün en özgün örneklerinin saklandığı Hacı Bektaş Dergahı üç avludan oluşur. Dergahın içine Yeniçeri ocağını kaldıran II. Mahmut tarafından zorla bir mescit de yaptırılmıştır. Hacı Bektaş Dergahı, bugün tüm Türkiye Alevilerinin baş merkezi haline gelmiştir. Burada Ağustos ayının ortasında yapılan 3 günlük tören ile Alevilik tüm dünyaya tanıtılmaktadır.
ABDAL MUSA DERGAHIANTALYA’nın ELMALI İLÇESİ Tekke köyünde bulunan Abdal Musa Dergahı da Anadolu Alevilerinin en kutsal yerlerindendir. Bu tekkede Hacı Bektaş soyundan ve Hacı Bektaş’a bağlı olan Abdal Musa Sultan yatmaktadır. XIV. yüzyılın başında yaşadığı söylenen bu Türk ereni de HORASAN erenlerindendir. BURSA’nın fethinde bulunduğu ve meşhur GEYİKLİ BABA ile karşılıklı kerametler gösterdiği rivayet ediliyor. Müritleri arasında KAYGUSUZ ABDAL bulunur. Rivayete göre, geyik biçimine girerek Kaygusuz‘u peşine takan ve onu mürıtlerı arasına alan Abdal Musa’ya, Kaygusuz’un babası ALANYA Bey’i öfkelenmiş, onu ateşte yakmak istemiş ama Abdal Musa müritleri ile beraber hiç korkmadan içine atlayıp ateşi söndürmüş. ELMALI’nın güneyinde adına bir zaviye kurulmuş ve bu zaviye Alevilerin önemli merkezlerinden biri olmuştur. Anadolu’da yürütülen cem törenlerinin sistemli olarak ilkin Abdal Musa Dergahı’nda yapıldığı ileri sürülebilir. Çünkü cemin bir türü Abdal Musa Cemi diye bilinmektedir.
Şahkulu Sultan Dergahı
İSTANBUL’daki en büyük iki Alevi-Bektaşi dergahından birisi Şahkulu Sultan dergahıdır. Bu dergah İSTANBUL GÖZTEPE’de MERDİVENKÖY bölgesindedir. Kuruluşu II. Osmanlı padişahı Orhan dönemine değin gider. Orhan babası gibi Alevileri, Alp Erenler adı altında örgütlemiş ve uçlara yollayarak onlar aracılığıyla Bizans topraklarını ele geçirmiştir. Alp Erenlerin Ahilik adı altında fütüvvet (yiğitlik) örgütü içinde yer aldıkları bir gerçektir. Orhan zamanında MERDİVENKÖY bölgesi Bizanslılardan alınmış, buraya bir Ahi tekkesi kurulmuştu. Aleviliğin esnaf teşkilatı içinde bir kolu olan Ahilik, uzun yıllar İslam dinini yaymak için savaşçı yetiştiren bir kurum olmuştur. MERDİVENKÖY’deki bu tekke de başlangıçta Ahiler için kurulmuş ve Ahi Hasan tarafından canlandırılmış ama daha sonra gelen Şahkulu Sultan burayı gerçek bir bilgi merkezi ve okul durumuna getirdiği için ve kendi kabri de burada bulunduğundan bu yere Şahkulu Sultan Tekkesi denmiştir. Karacaahmet Sultan gibi Bizans çevresinde şehit düşen Alevi ulularından olan Şahkulu Sultan’a ait tekke, özellikle 1826’daki Alevi-Bektaşi katliamından sonra kapatılmış daha sonra tekrar açılmış ama bakımsızlıktan yıkılmaya bırakılmıştı. Bu dergahı onarmak için Aleviler İSTANBUL’da dernek kurarak Şahkulu Sultan Dergahı’nı yeniden canlandırdılar. Canlandırma çalışmaları artarak sürmektedir.
Karacaahmet Sultan
İSTANBUL’daki iki büyük dergahtan biridir. Karacaahmet adlı birçok Alevi büyüğü vardır. En ünlüleri ise Hacı Bektaş-ı Veli’nin ardası olan gözcü Karacaahmet’tir. Bugün İSTANBUL ÜSKÜDAR’da Karacaahmet Sultan yatırı çevresinde bir mezarlık oluşmuştur. Karacaahmet Sultan da tüm Anadolu Aleviliğinin bildiği kutlulardandır.
SEYİT BATTAL GAZİ DERGAHI
Bu dergah alan olarak Türkiye’deki en büyük hacme sahip Alevi dergahıdır. ESKİŞEHİR’in SEYİTGAZİ ilçesinde bulunan Battal Gazi Dergahı Alevilerin ulu bildikleri ve Ehlibeyt soyundan saydıkları Seyit Battal Gazi’nin (675 – 740) yatırının bulunduğu yerde 1208 dolaylarında kurulmuştur. Bu dergah yüzyıllardır işlemektedir.
HASAN DEDE TÜRBESİ
ANKARA’ya bağlı Hasan Dede Kasabası’nda yatan XVI. yy. Alevi büyüğü ve ozanı Hasan Dede için kendi adıyla anılan kasabada yatır oluşturulmuştur. Alevilerin ziyaret yerlerinin önemlilerinden olan bu yatır, ne yazık ki yeterince bakımlı değildir.
HAMZA BABA DERGAHI
İZMİR KEMALPAŞA’da bulunan bu dergahın kurucusu Hacı Bektaş-ı Veli müritlerinden Hamza Baba’dır. Hacı Bektaş Veliden Aldığı İcazetname ile Birlikte Bölgeye Gelerek Alevi-Türkmen boylarına Önderlik Etmiştir
ISTIRANCA DERGAHI
Yada Ağlamış Baba tekkesi. BELGRAD Ormanları üzerinde, Ekrem Işın’a göre, Beyaz badanalı Ağlamış Baba türbesi halen mevcut, yeniçerilerin ortadan kaldırılışı sırasında en büyük yeniçeri kıyımı bu dergah civarında yapılmış.
NURİ BABA DERGAHI
Bu türbe KISIKLI’da Kısıklı caddesi, Nur Baba Sokağı’nda bulunmaktaydı. Tekkesi ve mescidi bugün yıkılmıştır. Nuri Baba’nın Dergah Postnişini olan meşhur Nuri Baba olduğu kaydedilmektedir. Nuri Baba ölünce yerine Tevfik Baba sonra da Nuri Baba’nın oğlu Ali Nutki Baba geçmiştir. Nuri Baba ve oğlu Ali Nutki Baba’nın mezarları Karacaahmet’tedir. Bazı kaynaklarda Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Bektaşilik aleyhindeki “Nur Baba” romanını bu dergahtan mülhem olarak yazdığı kaydedilmektedir.
DURMUŞ DEDE DERGAHI
BEBEK ile RUMELİ HİSARI arasında Kayalar Mescidi’nin Rumelihisarı tarafında yer alan bu dergahtan eser kalmamıştır. F. W. Hasluck, dergahın önceden Bektaşi olduğunu söylemektedir. Rumelihisarı Durmuş Dede; I. Sultan Ahmet’in saltanatı döneminde vefat etmiş olup, Hisar Burnunda gömülen, bir gemici azizi olan Durmuş Dede’nin tekkesidir. Tekke şimdilerde Halvetilerin elindedir. Bu zaviyenin Bektaşi olduğuna dair Hasluck’un eseri dışında bilgi veren herhangi bir kaynak mevcut değildir.
VELİ BABA SULTAN YATIRI
İSPARTA’nın SENİRKENT İlçesinin ULUĞBEY Kasabası’nda XVII. Yüzyıl Alevi büyüklerinden Veli Baba Sultan’ın yatırı vardır. Burası da bölgenin önemli ziyaret yerlerinden biridir. BİLGİ : Araştırmacı-Yazar Rıza ZELYUT Kitapları CEM Dergisi 1997 / 71 Müfid YÜKSEL
HIDIR ABDAL SULTAN
OCAK KÖYÜ(KEMALİYE–ERZİNCAN), XIII. yy. da Hz. Muhammed soyundan gelen seyyitlere tanınan “Yeşil sarık sarma” hakkına sahip Hıdır Abdal Sultan’ın zaviyesi etrafında, söylenceye göre; 12 hane ile kurulmuştur. Çeşitli devirlerdeki Osmanlı kayıtlarından ve padişah fermanlarından elde edilen bilgiye göre Hıdır Abdal Sultan’ın ceddi Hz. Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin’dir. OCAK KÖYÜ Osmanlı devrinde gelip geçene yemek veren bir vakıf niteliğindeydi. Hıdır Abdal Sultan, Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli dervişlerinden olup, tarikat törelerine göre “Düş künler ocağı” mürşidi, ÜSKÜDAR’da türbesi olan, babası hekim Karaca Ahmet Sultan’dan el aldığı için o devre göre ruh doktoru idi. Tıp doktorlarının iyi edemediği sinir ve ruh hastalıklarını kendi telkin yöntemi ile iyileştirmesi ile ün kazanmıştır. Bu ün, daha da ulvileşerek Hakk’a yürümesinden bu güne kadar süre gelmiştir. Her yıl Ağustosun ilk pazarında Kültür etkinlikleri yapılmaktadır. (1999’de 6.sı yapılmıştır.)
AKBABA DERGAHI
BEYKOZ-AKBABA köyündedir. Akbaba lakaplı Şeyh Mehmet Efendi İstanbul’un fethine katılanlardandır. Akbaba Bektaşi Dergahı Cami ile birlikte Canfeda Hatunun Vakfı kapsamına alınır. Bu Bektaşi Dergahı 1826 da II. Mahmut’un fermanı mucibince Bektaşilere kapatılarak Nakşibendilere verilir. O tarihten 1925 yılında tekkeler kapatılıncaya kadar Nakşi Dergahı olarak devam eder.
YARIMCA DEDE (VEYA BABA) BEKTAŞİ DERGAHI
Diğer adıyla Öküz Limanı (veya Paşalimanı) dergahı. Dergah ÜSKÜDAR KUZGUNCUK YOLU üzerinde (Paşalimanı cad.) Hüseyin Avni Paşa Çeşmesinin (1291-1874) üst tarafında yer alırdı. Üsküdar iskelesinden sonra başlayan çıkıntının bulunduğu bu yere Öküz Limanı denmesinin nedeni Yunan Efsanesine (Mithology) göre - iyo- denilen inek, denizi tam buradan geçmiş. Yunan mitolojisindeki inek sonra bazı kaynaklarda öküze dönüşmüş ve buraya Öküz Limanı denilmiştir. Paşa Limanı denilmesinin nedeni ise, burada ünlü bir Osmanlı Paşasının yalısının yer aldığı içindir. Yarımca Baba dergahından ilkin Evliya Çelebi Seyahatnamesinde söz edilmektedir:“Tekye-i Hacı Bektaş-ı Veli, Kaya Sultan yalısı dibinde Öküz Limanında bir küçük asitane-i dervişandır. ” 1826 da Bektaşiliğin yasaklanması tekke ve zaviyelerin ellerinden alınıp önemli bir bölümünün yıktırılması, bir kısım Bektaşi Baba ve dervişlerinin idamı ve diğer bir bölümünde sürgüne, zorunlu ikamete tabi tutulması sırasında Öküz Limanındaki Yarımca Dede dergahı da yıktırılır ve dergah postnişini Ahmet Baba, Kazlıçeşme dergahı postnişini Hüseyin Baba ile birlikte Hadim’e (Konya’nın ilçesi) sürgün edilip, zorunlu ikamete tabi tutulur.
ÜSKÜDAR TAHİR BABA BEKTAŞİ DERGAHI
Bu tekke KISIKLI’DA Sultan 3. Selim’in annesi Mihrişah Sultan’ın Sarayının yanındaki Tophanelioğlu Çeşmesinin karşısında idi. Derbend gibi bir mahaldir. Ve bunun karşısında bağlar arasında Tahir Baba namında Tarik-i Bektaşiyeden bir kimse, Sultan selim devrinde bir Bektaşi tekkesi ihdas etmişti. 1241-1826 senesi sonralarında diğer Bektaşi zaviyelerinin yıkılmasında, bu da yıktırılmıştır.
İVAZ FAKİH DERGAHI
Dergah BÜYÜKÇAMLICA tepesinde yer alan İvaz Fakih Türbesinin yanında yapılmıştır. Bu türbenin bilinen son türbedarı, aynı zamanda dergah postnişini alan Seyyid Hasan Tahsin Baba’dır. Türbe bugün Büyükçamlıca’nın Safa tepesinde yer almakta ve B. Şehir belediyesinin Çamlıca tesislerinin bahçesinde kalmıştır. İvaz Fakih’in Horasan’dan gelen cihat erlerinden olduğu rivayet edilmektedir.
KARYAĞDI BABA VEYA HAFIZ BABA DERGAHI
Tekke EYÜP sırtlarında, İdris Köşkü mevkiinde (Piyer Loti’ye yakın) Karyağdı Sokağı ile Ballı Baba dergahının (birleştiği yerde olup, etrafı duvarlarla çevrilmiştir. Karyağdı Baba tekkesinin, Horasan erenlerinden olup, İstanbul’un fethinde bulunduğu rivayet edilen Karyağdı Baba lakaplı Es-Seyyid Mehmet Ali Baba’dır. Karyağdı Baba’nın kabri tekke haziresinde olup, etrafı parmaklıklı ve baş tarafındaki Şahide Elifi sikkeli, kalın ve silindiriktir. Kitabe şudur: Kutbu’l-arifin Gavsu’l Vasilin / Hazret-i Karyağdı Es-Seyyid / Muhammed Ali Kuddise sirruhu kitabede tarihi rakamı yazılmamıştır. Şeyh Es-Seyyid Mehmet Ali’ye “Karyağdı Baba” denmesinin nedeni, menkıbesine göre, çok sıcak bir yaz mevsiminde Ali Baba’dan bir keramet arz etmişler. O da yaz mevsiminde kar yağdırmış. O andan itibaren “Karyağdırdı Baba” diye anılmış ve bu da sonra “Karyağdı Baba”ya dönüşmüş. Bugün bu tekke binasının bir bölümü yanmış olup diğer bir bölümü de yıkılmıştır. Sema hanenin sadece üç duvarı ve ocağı kalmıştır. Yanında da tek katlı bir ahşap ev mevcuttur.
KAZLIÇEŞME, ERYEK BABA TEKKESİ
YEDİKULE karşısında, KAZLIÇEŞME Zakirbaşı Sokaktadır. Perişan Baba dergahı olarak da bilinir. İlk kurucusu 1239/1823-24 te vefat eden Bektaşi tarikatından Şem’i Ebubekir Ağa olup, ilk postnişini 1214/1799-1800 de ölen Es-Seyyid Mehmet Baba’dır. 1826 da yıktırılan dergah, daha sonra yeniden İşkodralı Arnavut Perişan Mehmet Baba tarafından ihya edilir. (vefatı 1283/1875)
EMİN BABA DERGAHI
EDİRNEKAPI surdışı, Fethi Çelebi Mahallesi, Savaklar Caddesi, 113 ada, 3 parsel Abdullaziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan Vakfı’na bağlı. Abdulaziz’in 1867 de yurtdışına meşhur bir seyahati var. Annesi merak ediyor! İlk defa bir padişah yurt-dışına gidiyor. Ve bir türlü gelmiyor! “Kaç ay sürdü, ne oldu?” filan derken, saraydaki hanımlar demişler ki; “Bir derviş var, Emin Baba. O’na soralım o bilir. ” Tabi “kıyl ü kal” olmasın diye, tebdili kıyafet gidiliyor. Emin Baba “şu gün dönecek” diyor ve hakikaten o gün dönüyor! O zaman işte Valide Sultan onun ermiş bir kişi olduğunu anlıyor ve güzel bir tekke yaptırıyor. (1284/1867 yılında) Daha önce fakir bir kulübede yaşarmış Emin Baba.
DİĞER TEKKELER
Sütlüce tarafında MÜNİR BABA TEKKESİ var. Son şeyhlerinden Münir Baba çok karizmatik bir şeyhdir. Münir Baba’nın dervişleri arasında en tanınmışı ise Neyzen Tevfik’tir. Müntesipleri arasında Bahariye Mevlihanesi Şeyhi Fahreddin Dede de var. Fakat, Münir Baba’nın kendisi de Karagümrük’teki Cerrahi Tekkesi Şeyhi Abdülaziz Efendi’den arakiye giymiş. Bir çeşit teberrüken, Cerrahi icazeti almış ve o tekkenin daha sonraki Cerrahi Şeyhi İbrahim Fahrettin Efendi’ye Bektaşilik icazeti vermiş. Burdan ne çıkıyor ortaya? İstanbul’da tarikatlar arasında bir çeşit alışveriş var. Şimdi Teberrüken icazet vermek demek, onu kendi tarikatında yetkili kılmak demek. Avrupa yakasında ŞEHİTLİK TEKKESİ var. Rumeli Hisarı’nda ve orası da bir askeri tesis. Onun tarihi de çok eskiye, belki 16. Yüzyıla gidiyor. Son postnişini Nafi Baba, Melami meşrep bir Bektaşi. Burası NAFİ BABA Tekkesi diye de anılıyor. Üsküdar’dan Kuzguncuk’a doğru giderken, Hüseyin Avni Paşa Çeşmesi’nin üstünde Yarımca Baba Tekkesi var. Burası da Bektaşi Tekkesidir. Ama şimdi yerine apartman yapılmış. 1826’da kapatıldıktan sonra Kadiri Tekkesi olarak devam ediyor ve bir daha Bektaşi tekkesi olarak açılmıyor.
(Kaynaklar: Müfit Yüksel Cem Dergisi 1997 Sayı:71)
CİĞERCİ BABA TEKKESİ
MEVLANAKAPI ile TOPKAPI arasında Ciğerci Baba türbesi bulunur. Tekkeden günümüze sadece türbesi gelebilmiştir. 1826 da yıktırılmış olduğu ve ondan sonra tekrar ihya edilmeyip sadece Ciğerci Baba türbesinin kaldığı sanılmaktadır.
ERDİ BABA TEKKESİ
Davutpaşa Mah. , Hekimoğlu Ali Paşa Cad. , 1159 ada 5 parsel ve 1816 ada 22 parsel dahil. Bu Dergah, Erdik Baba, Ördek Baba, Erdek Baba, Örük Baba adlarıylada anılmaktadır. Dergahın kurucusunun Şeyh Zeynel Abidin olduğu sanılmaktadır. 1199/1784 tarihli Mecmua-i Te-kaya defterinde dergah adı “Davutpaşa Örük Baba Tekkesi” olarak geçmekte ve tekke şeyhinin Zeynel Abidin olduğu belir-tilmektedir. Önceleri, Bektaşi tekkesi olduğu kaydedilen dergah sonradan Nakşi, en sonunda da Kadiri olmuştur. Nitekim 1307/1890 tarihli “Mecmua-i Tekaya” da Kadiri olup şeyhinin Agah Efendi olduğu kaydedilmektedir.
SARI İSMAİL SULTAN
Hazreti Pir’in ikinci halifesi Sarı İsmail Sultan’dı. Hünkar’ın ibrikdarı görevini yapıyordu. Hz. Pir dergahtan başka bir yere gittiği zaman, Sarı İsmail Sultan’ı birlikte götürürdü. Hz. Pir bir gün: “İsmail’im der, biz ahirete göçünce buradan çıkar, elindeki asanı atarsın. Elindeki asanın düştüğü yeri sana yurt verdik... ” diye nasihatte bulunur. Sarı İsmail Sultan, bu emre uydu ve Hünkar’ın Hakk’a yürüyüşünden sonra asasını attı. Asa, Menteşe ilinde (Aydın) bir kilise kulesini deldi. Aşağı indi ve İncil okumakta olan bir keşişin kafasına dokundu. Keşiş, Sarı İsmail Sultan’a itibar gösterdi. Bu kilise yıkılarak yerine büyük bir tekke yapıldı. Sarı İsmail Sultan’da orada yerleşip kaldı.
KOLUAÇIK HACEM SULTAN
Hazreti Pir’in üçüncü ulu halifesidir. Birlikte Horasan’dan Anadolu’ya geldikleri söylenir. Uşak ilinde, Susuz’da gömülü olduğu bilinir. Hz. Pir’in verdiği “Batın kılıç=tahta kılıç” ile terbiye edici olarak görevlendirilmiştir. Doğru yolda gitmeyenlerin terbiyecisi olmuş. Çok kuvvetli er, gerçek sever, cam gözü açık, manevi basamakları atlayıp yükselmiş ünlü bir derviş payesine erişmiş. Kolu Açık Hacem Sultan, Pir’in kendisine sunduğu tahta kılıcın kesip kesmediğini denemek için, huzurdan çıkınca, o sırada sakanın mutfağa su taşıdığı katırın sırtına indirir. Katır iki parçaya bölünür. Olayı Hünkar’a duyururlar. Hemen etkisini gösterir ve Hacem Sultan’ın kolları tutulur. Yaptığı işi anlar ama iş işten geçmiştir. Öteki halifeler Hz. Pir’den himmet dilerler. “onun kusuruna kalmayın” diye yalvarırlar. Pir bağışlayıcıdır, dileği kabul eder. “Kolu açık olsun” buyurur ve kolları açılır. Bu olaydan sonra da Hacem Sultan’a “Kolu Açık Hacem Sultan” adı verilir.
SEYİT SULTAN ŞÜCAATTİN VELİ
Türbesi Eskişehir'in Seyitgazi ilçesindedir.Seyit Sultan Şücaattin Veli, 8. İMAM Rıza soyundan olup dünyaya gelmiş dört veliden birisidir. Bunlar Hacı Bektaşi Veli, Hacı Bayram Veli, Seyit Sultan Şücaattin Veli ve Şeyh Şehabettin Veli hazretleridir. Seyit Sultan Şücaattin Veli 14. asrın ikinci yarısı ile, 15. yüzyılın 1. yarısında yaşamıştır. Şücaattin Veli, İran’da Horasan eyaletinden yola çıkmış Isparta, Afyon ve son olarak da Seyitgazi’nin Şücaattin köyüne yerleşmiştir. Kalenderi şeyhidir. Müritleri Uryan Şücailer diye tanınan bu Velinin Gazilerle yakınlığı bulunduğu ve zaman zaman fetihlere, savaşlara katıldığı anlaşılmıştır. Her yıl Mayıs ayının ikinci Pazar günü veya tarihi saptanarak bildirilen tarihte Şücaattin Veli anma günü ve şenlikleri yapılmakta olup, Türkiye’nin her yerinden ziyaretçiler gelmektedir.
DAVER BABA TEKKESİ
KARTAL BAŞIBÜYÜK semtindedir. Orhan Gazi zamanında buraya gelen Ahilerin kurduğu bu tekke sonradan Bektaşi Tekkesine dönüşmüş, 1826’dan sonra ise Nakşibendi Tekkesi olmuştur.
KARADONLU CANBABA
Hacı Bektaş dergahında eğitimini tamamladıktan sonra, Türklük ve İslam’ı yaymak çabasında emeği geçenlerden bir gönül eri de, Karadonlu Canbaba’dır. Şaman Moğollar arasında İslamiyet’i yayan bir Misyoner denmiştir. (Bir adı da Kar Pir Bat’tır) Türbesi Karageban’ın Ömerli mezrasındadır. Hayatı ile ilgili çeşitli menkıbeler vardır. Gerekli bilgi için “Divriği Evliyaları” adlı esere bakmak gerekir.
ANADOLUDA’Kİ DİĞER YERLER
Aleviler insanı kutsal bildikleri için, iyi işler yapan her Alevi büyüğünü saygıyla anmışlar ve orada bir tekke oluşturmuşlardır. Her ilde en az dört beş tane böyle yatır vardır. MALATYA’da Hıdır Abdal Dergahı, NİKSAR’da Hüseyin Gazi Türbesi, Malik gazi Türbesi, Polat Gazi Türbesi (Polat tekke) ERBAA’da: Keçeci Baba (Önemli bir ziyaret merkezidir.) SİVAS’ta Hubyar Baba ve birçok yatır; AMASYA’da birçok yatır; bu arada Baba Horasani yatırı. Türkiye’de Alevilerin kutsal yerlerinin sayısı 500’ü geçer. Bu sayıya İRAN’daki ERDEBİL’i (Şah İsmail’in doğum yeri) KAZIMİYE’yi ve IRAK’taki İmam Hüseyin’in kabri bulunan KERBELA’yı ve yine İmam Ali’nin yattığı NECEF’i katmak gerekir. Bu sonuncular tüm Alevilerin uğrak yeridir.
BULGARİSTAN
AKYAZILI SULTAN YATIRI XVI. yüzyıl Alevi-Bektaşi ulularındandır. Yatırı BULGARİSTAN’da RUS-ÇUK KEMALLER İlçesi MUMCULAR KÖYÜ’ndedir:
SEYİT ALİ SULTAN TEKKESİ
1402 dolaylarında Hakk’a yürüyen Bektaşi ulusudur. Yatırı DİMETOKA’da kendi adıyla anılan KIZILDELİ IRMAĞI kıyısındadır.
BİLGİ : CEM Dergisi 1997 / 71 Müfid YÜKSEL
İSRAİL
İslam dünyasının ikinci önemli camisi Mescid-i Aksa ile Hz. İbrahim’in kurban kestiği, Hz. Muhammed’in Miraç için Burak adlı bineğe bindiği yerde yapılmış olan Kubbetü-s Sahra’nın bulunduğu tepenin adı Haremü-ş Şerif veya TAPINAK DAĞI’dır. (Yahudilerin İ. Ö. 6. Yüzyılda inşa ettikleri İKİNCİ TAPINAK’tan kalma Ağlama Duvarı diye bildiğimiz Batı Duvarı da bugün Tapınak Dağı üzerindedir. Bunlara ek olarak Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği yer ile mezarını içine alan ve Hıristiyanlar için çok büyük önem taşıyan Kutsal Kabir Kilisesi de aynı yerdedir.)
SUUDİ ARABİSTAN MEDİNE
1. Hz. Peygamber’in kabri (Hac)
2. Baki mezarlığında Hz. Fatıma, Hz. Zehra, Hz. İmam Hasan, Hz. İmam Zeyn’ül Abidin, Hz. İmam Muham-med Bakır, Hz. İmam Cafer’ül Sadık, Hz. Ali’nin annesi Fatıma, Hz. Ali’nin eşi ve Celal Abbas’ın annesi Hz. Ümmül Beni, Hz. Ali’nin kız kardeşleri. Hz. Peygam-berin Amcası Hz. Abbas. Hz. Hamza Uhud Kahramanı Hz. Ali’nin Mescidi, Hz. Fatımat-ül Zehra’nın mescidi.
MEKKE
1. Kabe, İslam aleminin kıblesi ve Hz. Ali’nin doğduğu Allah’ın evi.
2. Arafat, Mina, Nurdağı (peygamberin gizli olarak ibadet ettiği yer ve ilk vahyin geldiği yer), Surdağı (Peygamber’in hicret ederken sığındığı yer)
SURİYE
1. Hz. Zeynep Türbesi-Şam
2. Hz. Sakine Türbesi-Şam
3. Hz. Zekerriya Türbesi-Halep
4. Hz. Yahya Türbesi-Şam
5. 72 Şüheda’nın başları (Kerbela şehitleri) Türbeleri-Şam
6. Hz. Bilal (İlk Ezan okuyan Müslüman)-Şam
7. Babu sağır mezarlığında bulunan Ehlibeyt yakınları ve ashapları-Şam
İRAN
1. Hz. İmam Rıza’nın Kızkardeşi Hz. Masume (Fatıma) Türbesi-Kum
2. Ehlibeyt ve Hz. İmam Cafer-üs Sadık ilim mer-kezi-Kum
3. Hz. İmam Ali Rıza Türbesi-Meşhed-Horasan
4. Kur’an Müzesi-Meşhed-Horasan
5. Kademgah (İmam Ali Rıza’nın ayak izinin bulun-duğu yer)-Meşhed-Horasan
6. Eba Seld Türbesi (İmam Ali Rıza’nın hizmetkarı)-Meşhed-Horasan
7. Hace Murad Türbesi (İmam Ali Rıza’nın talebelerinden)-Meşhed-Horasan
8. Harun Reşid’in zindanı-Meşhed-Horasan
9. İmam Hüseyin’in türbesi-Tahran
10. Şahın sarayı Şemiran’da-Tahran
IRAK
1. Hz. Ali Kabri (Türbe)-Necef
2. Hz. İmam Hüseyin (Kabri)-Kerbela
3. Hz. Abbas Kabri (Hz. Ali’nin oğlu)-Kerbela
4. Hz. İmam Musa Kazım (Kabri)-Kazımiye-Bağdat
5. Hz. İmam Muhammed Taki (Kabri)-Kazımiye
6. Hz. İmam Ali Naki (Kabri)-Samara
7. Hz. İmam Hasan’ül Askeri (Kabri)-Samara
8. Hz. İmam Mehdi’nin kaybolduğu yer-Serdap-Samara
9. Hz. İmam Mehdi’nin annesi Nergis Hatun (Kabri)-Sa-mara
10. Hz. Ali’nin mescidi-Kufe
11. Hz. Müslüm (Kabri) (İmam Hüseyin’in amcası oğlu)-Kufe
12. Muhtar Sakaji (Kabri) (Ehlibeyt’in Kerbela intikamını alan)-Kufe
13. Hz. Ali’nin evi-Kufe
Duyduğumuz kadarıyla 1960,lı ve 70,li yıllarda kahvelerde ne kadar boş genç ve insanlar var ise
iş veren kendi adamlarından yetkilileri gödererek bu insanları toplatıp fabrikasında iş verir ve çalıştırırmış o zamanlar iş veren işçi kesimine muhtaçmış şimdi ise devir döndü zaman değişti , ve kahvelerde , sokaklarda hele hele her evde bir veya iki kişi işsiz var. bu gençler kahve köşelerinde ya kumar oynuyor yada bazıları ,balici, tinerci, içici, oluyor bir iş yerine iş için gittimi eger o iş yerine işçi lazımsa bile senin içerde bir tanıdığın yoksa sen o işe giremezsin,
Ufakta olsa orda bir torpil işi var demektir (demokrasinin gereğini yerine getirmek bir yana dursun)
bir başka sorunda, mesela ben çalışırken her üç ayda bir, yılda dört, defa ikramiye alırdık, maaşımızın üçte ikisi kadar, ben işden ayrılalı (Emekli oldum) beş yıl oldu, halen çalışan arkadaşlarımdan, duyduğum kadarıyla altı ayda bir, yılda iki kereye düşürmüşler ikramiyeyi, ikramiye zamanı geldimi çıkartıp paranı vermiyorda seni süründürür, içerde dört, beş, ikramiye alacağın oluyor, yılda iki ikramiye alıyorsan içerde dört, beş, ikramiyende var ise ikramiye alamadığınız yılları varın siz hesaplayın, Allah yardım eylesin gariban işçiye, şimdilik bu kadar dert, yazdığım yeter, gelecek sefere başka bir sorunu ele almak üzere Allahısmarladık.MAKALE,1.
Sevgili canlar insanoğlu, Dünyaya gelip gençlik çağına ve hatta çalışabilecek çağa erişince kendi kendini yönetme iradesini bilen insanlar, çalışmaya başlar,bende bu çalışan kategori gurubu içinde olarak çalışmaya başladım, nereden beri , taa,ki çocuk yaştan beri,
Ömrümüz fabrikada çalışarak geçti, gün oldu 8, saat,yerine 16, saat, yahut 24, saat, çalıştırdılar, biz işçilerde çalışmak zorundayız, işçinin yorgunluğu ve ızdırabı değil, işin gidişatı, randımanı önemli, zaten yüzünü eşkiden olursa hiç şansı yok, Dış kapıyı gösterirler.
öyle gün olurduki,
Sabah işe giderken evinde ne yemişsen sabahki yediğinle geri aç karınla eve geri dönersin, Haa, deyeceksinki , niye fabrikada iş veren yemek vermiyormu, veriyor, beyler veriyor, amma,sen yemek molası verirsen O bıraktığın işin Randımanının, başına bir iş gelirse, sorada vay gele senin başına,
Fabrika, hayatından sadece bir kesit, gelecek sefere başka bir sorunu ele almak üzere Allahısmarladık, MAKALE,2.
Sevgili canlar. dertli sorunlarımızı paylaşmak için bir kere daha sorunlarımızı ortaya döküp azda olsa bir çare nasıl bulunur diye sizlerle konuşmak için yüz yüze geldik, Bizler yüce bir milletin mazlum bireyleriyiz. Örneğin, memur yurttaşlarımız bizler perişanız maaşlarımızı iyileştirin diyorlar
ben demiyorumki haklarını aramasınlar, tabiki haklarını arayacaklar, ararken ellerini vijdanlarına
koyup vijdanen arayacaklar, çünkü bu arada mazlum işçiye verilecek haklar bir köşede kalıyor unutuluyor.
Hiç duydunuzmu,Tv,de radyo,da veya gazetede okudunuzmu bir memurun bir komşu ile dahi kavga ettiğini, ne duyulur nede okunur,Bazı özel istinalar hariç. neden çünkü işi maaşı yerinde, Allah çarpsın bizim gözümüz onların aldığı parada değil. biz istiyoruzki bizde refah içinde olalım. Birde ikramiye sorunumuz var bakın sorunlar nasıl zuhur ediyor hep beraber bir göz atalım,Yüce Devletimiz işçiye her altı ayda enflasyona göre, aylıklarına zam yapar, örneğin devletten aylığına 30,ytl. zam alan bir işçi ay sonunda bu zammı hiç almamış gibi oluyor, nasıl almamış gibi oluyor hep beraber bakalım buyurun, Asgari ücret örneğin 400,ytl net aylık, 70, ytl,de yaptığı işin randımanına göre prim eder 470,ytl. para 30,ytl,de Devletimizin verdiği zam tamamının toplamı eder örnek,500,ytl. ancak sen bu 500,ytl,yi alamıyorsun yani Devletin verdiği O, 30,ytl, bir nevi buhar olup uçuyor, nasıl buhar olup uçuyor buyurun görelim, ay sonu geldimi duvara bir kağıt asarlar isimler sıralanmıştır kalitenin ve işin randımanı düşük olduğu için Primlerinizin yüzde, 50,si veya 60,ı işçisine göre kesilmiştir. Ancak maaş bodrosuna işlemezler sadece alacağın yazılı olur. varın gerisini siz düşünün Allah yardım eylesin gariban işçiye.
Sevgili canlar,gelecek sefere başka bir yaraya parmak basmak üzere Allahısmarladık.MAKALE,3.
Sevgili canlar, bu makalemde benim sevgili halkıma, acaba hangi konuyu açabilirim, hangi dertten hitab edebilirim deye düşünüp dururken kendi kendime yahu kardeşim eğer sendede hiç bir dert veya hiç bir konu yoksa, bu memlekette ne çalışmış insan, ne ezilmiş insan, nede fakirliğin çilesini çekmiş insan vardır deye düşünürken, yine kendi yaşantımdan, daha açıkcası kendi çalışma hayatımdan siz sevgili yurttaşlarıma biraz bahsedem, daha doğrusu sizlere içimdeki dertlerimin bir bölümünü dökem deye düşünüyorum, inşallah lütfeder beni biraz dinleme zahmetine katlanır okuyup dinlersiniz, sevgili canlar, hani derlerya, Allaha kul gerekse kayırsın, işte ben o kullardan biriyim, şu yalan dünyada eğer Allaha kul gerekse benim gibi kimsesiz kulları kayırsın, hani bazı insanlar şöyle derler tabi şaka mahiyetinde,(deyeceksinki niye işte b_le) ben başka mazlum insanları örnek vererek demiyorum, ben özbe öz kendimi örnek veriyorumki, benim gibi mazlum ve gariban insanları diger mutaassıp veya vicdanlı insanlar fark edede itilip kakılmaktan bir nebze olsada koruyalar, zaten ben veya benim gibi insanların tek amacı, yani tek gayemiz, sadece çalışmak, niye çalışmak 1, Aile efratımızı ac ve sefil bırakmamak, 2, dostumuzu sevindirip bizleri sevmeyenleri, veya şöyle deyem bizleri hakir gören seviyesi ve kalitesi düşükleri sevindirmemek.
Sevgili canlar, iş hayatından bahsetmek için bu makaleyi yazmaya bu konuyu ele almaya başta yazıp söylemiştim şahsen ben çalıştığım yıllar, sabah saat 0,5,de zil çalar saat 0,5,30,a kadar kahvaltımda dahil bütün zaruri ihtiyaçlarımı bitirirdim, niye bu kadar çabuk ve erken bitirdiğimide siz can dostlara deyeyim, çünkü benim en büyük desteğim veya şöyle deyem sağ kolum var, oda vefakar eşim can yoldaşımın sayesinde zor duruma düşmedim, siz bakmayın başkalarının boş boş konuşmalarına 40 dönüm tarla dar gelir o kendini bilmez avare insanlara, her ne ise geçelim sorumsuz insanların konusunu.
saat 0,5,35 de servis durağında olurum saat 0,6,da iş servisime biner işime giderim saat 0,7 de işe başlarım saat 0,8,30 da iş veren gelir, iş yerinde arkadaşlardan duyduğum kadarıyla iş veren çocuk,ken zatürre hastalığı geçirmiş olduğu için, biraz işçi kesimi ile geçimsiz insan, (parantez içinde söyleyeyim o patronun hasta olması ve bunun akabinde işçiye eziyet etmesi düpe düz insan haklarına saygısızlıktır) iş veren olacak o zat salonu gezerken bütün işçiler pür dikkat, acaba kime çatacak deye onu uzaktan uzağa takip ederler, ama o malum zat,da işçinin hal ve hareketini işçinin yüzündeki tik,ini ve
dudağının açılıp kapanmasını bile takip eder hele hele mazlum bir işçi var ise ona yaklaşır bir bahane bularak o gariban işçiye olmadık hakaretler eder, af buyurun o zatın ağzının salyası bile o bağırması anında, o gariban işçinin üstüne ve yüzüne gelir, o mazlum işçi işden çıkartılırım korkusuyla o iş veren malum zat,a bir şey demez, ve yüzündeki o patron olacak zalimin ağzından çıkan salyaları siler,
sevgili canlar, benim gibi garibanların böyle zalimlerin yanında çalışmaları başlı başına aslında bir eziyettir bir bedel ödemektir, sevgili canlar, ben bir derdi yazmaya çalıştım varın diğerlerini siz düşünün, ben sadece yaşadığımı yazdım, bu arada vicdanlı ve iyi insanlardanda Allah razı olsun, sevgili canlar, gelecek makalemde bir başka yaraya parmak basmak üzere Allahısmarladık. MAKALE,4.
Sevgili canlar, her makalemde içler acısı bir konuya parmak basıyorum, siz sevgili canlara bir nebze olsun gördüğüm, bildiğim ve yaşadığım, hayatın acılarını, tatlılarını yazmaya çalıştım umarım beğeninizi kazanmıştır. sevgili canlar, bende herkes gibi bir memlekette doğdum o memleketin evladıyım, benimde bir memleketim bir köyüm var, ne yazıkki ekmek kavgası yüzünden elimden yurdumdan ayrılmak zorunda kaldım, ancak zaman zaman memleketimi görmeye gidiyorum, köylerimiz, çok güzel her taraf bağ bahçe, her bağ bahçede şırıl şırıl suları akıyor, ter temiz havası oksijeni var, sebzeleri hormonsuz, ziraat gübresi yerine, hayvan gübresi kullanılmakta, köylerimizde hayvancılıkta normal bir düzeyde, süt, yoğurt, kaymak ve sütten elde edilen pendir ve yağlar, insan sağlığına faydalı olarak görüyorum, niye faydalı görüyorum, bir kere her şey aleni, köydeki insanlarımız bütün mikrobik ve hormonal yiyeceklerden uzak oldukları için sağlıklarıda yerinde, hastalıktan uzaklar, ve sevgili canlar bu insanların yaş ortalaması şehirde yaşayan insanlardan daha fazla, şehir insanları 60-70, yaş yaşıyorsa köydeki insanımız 80-90, yaş yaşıyor Allah herkese uzun ömürler versin. sevgili canlar buraya kadar yazdığım yazılar köy hayatımızdan bir bölüm. Birde bizlerin , hepimizin iyi kötü şehir hayatımız var. bu şehir hayatımızın bizlere ne kadar faydası ne kadar zararı var, gelin hep beraber birlikte bir göz atalım, örneğin benim güzel memleketim,de araçlar için alt geçit yapmışlar, çok güzel yapmışlar yenilikler çok güzel hele hele çağ atlamak daha,da güzel.
sevgili canlar, alt geçidin yapılış şeklini bir bakıma profilini siz canlara anlatıp izah edeyim, orta kısım alt geçit, üst,ten sağlı sollu heriki tarafta gidişli gelişli trafik yolu var, yolların kenarları sıralı dükkanlar, mağazalar var, bu dükkanlara veya mağazalara mal getiripde kaldırımla yolun yarısını işgal eden, yani orada park eden arabalar oldumu, benim sevgili yaya giden vatandaşım kaldırımdan geçemiyor, yaya giden şahıs yolun yarı kısmına kadar,da çıktımı karşıdan gelen vasıtalarla karşı karşıya geliyor, hele bir keresinde vasıtanın biri benim koluma çarparak geçti, sevgili canlar, sizlere soruyorum, bu berbat olan trafikte kim haklı kim haksız yada haksız olan,bu çarpıklığa sebebiyet verenlermi,bu hal ve gidişata sizler bir vatandaş olarak karar verin.
sevgili canlar, birde trafik ışıkları var,ya, bu ışıklardan siz canlara anlatayım,Emeksizden gelip saman pazarına ışıklardan geçmek için ak ile karayı seçersin, niye yani ak ile karayı seçersin,orada trafik ışıkları yokmu, var, var ama ordaki ışıkların trafik seyrine ve yayalara yanlış yöntemi var, bu sevk ve idare nasıl yanlış onu sizlere anlatayım, yaya,ya kırmızı yandımı yaya bekler, trafik seyreder, trafiğe kırmızı yandımı trafik araçları bekler yaya karşıya geçer, ama işte burada bir yanlış durum var, yayanın karşıya geçmesi zor hatta geçemiyor,hata ney oda şu yaya,ya yeşil yanıyor ama işte o direkte trafiğe kırmızı lamba yoktur,tıpkı renkli düğün
salonunun ordaki gibi lamba direği var lambalar yoktur, sevgili canlar, benim hiç bir kimseye emir komuta edecek yetkim veya selahiyetim yoktur, ancak bir arzım olur, ülkemizde memleketine canı gönülden hizmet edebilecek saygı duyduğum ve belediye başkanlığını hakkıyle yapabilecek bir insan var, o kişi sayın, Av, soner GÖKÇE bey efendi,dir (tabi bu kişisel olarak benim dünya görüşüm) sayın,Av soner GÖKÇE 5, yıl malatya,ya hizmet ederse ben inanıyorumki malatya böyle bir malatya daha olur,bu vesile ile bütün malatya halkına ve sn, Av soner GÖKÇE,ye sevgi ve selamlarımı yollarım, sevgili canlar gelecek sefere başka bir yaraya parmak basmak üzere Allahısmarladık. MAKALE 5..
Sevgili canlar,yine sizlerle hazin dolu bir öyküyü paylaşmak için bir araya, daha doğrusu yüz yüze geliyorum. sevgili canlar, her makalemde sizlerle fabrika hayatımı uzun uzun paylaştığımı ve bizim gibi gariban işçilerin NE eziyet ne cefalar çektiğimizi siz sevgili canlara duyurmaya çalıştım. umarım bu yazdıklarımı dikkate almış ve bizim gibi beden gücüyle alın teri dökerek çalışmış işçi emekci insanlara bir nebze olsada hak verirsiniz. tabi bu sizlerin olgun ve engin vijdani duygularınıza bağlı, ancak ben inanıyorumki yurt kalkınmasına işçi emekci gücüyle alın teri dökerek katılan bütün işçi emekcileri canı gönülden destekleyeceğinizi biliyorum, ve bu hususta bende vijdanen müsteriyim ve rahatım. Sevgili canlar, yaşım 50,yi geçti bu 50, yılın 30,yıldan fazlasını el kapısında çalıştım, ve bu çalışmamın karşılığını yüce Allahımın lütfuyla emekli olarak çalıştığım işten ayrılma lütfuna eriştim,Allaha çok şükürler olsun.
Sevgili canlar, sizlerle hazin dolu bir öyküyü paylaşmak için yüz yüze gelmiştim, nedir bu konu, tabiki fabrika hayatı, biz işçi kesimi işçiliğide bir kenara bırak bir insan olarak bir mahalde yani bir yerde birilerinin işinin görülmesi kaydıyle beden gücümüzü ortaya koyup o birilerinin işinin ağır kısmını omuzlarımızda taşıdık, halada taşımaya devam ediyoruz. Sevgili canlar, çalıştığım dönem içinde, çalıştığım dönem dediğim zaman 30, küsür yıl ediyor dile kolay nice insanların yaşadığı kısada olsa bir ömürdür, bu 30,yıl içinde ünlü ozanımız günümüzün pir sultanı Aşık Mahsuni ŞERİF,in Ata sözü gibi Türküleri var, (insanmıyım hayvanmıyım ben neyim) ve (bırak beni düşüneyim yine sana danışayım) bu Türküleri zaman zaman çok söyledim,
Sevgili canlar,fabrikada biz işçilerden zaman zaman sorunlarımız oluyor kimisi hastalanıyor, Allah herkese uzun ömür versin, kimisinin cenazesi oluyor bu gibi haller kendi aramızda hemen duyulur,işte bunlardan biride yıllarca beraber omuz omuza çalıştığımız Maraşlı Mehmet kardeşimiz, böbreklerinde taş oynaması sonucunu hastaneye gidiyor, hastanede taşı kırmak için müdahale ediyorlar ancak müdahale aksi tesir yapınca başka bir hastaneye sevk ediyorlar, ancak aslan gibi arkadaşımız sağ girdiği hastanelerden ölü çıkıyor, sevgili arkadaşımıza Allahtan rahmet dileriz, ancak bunun sorumluları tıbbi müdahale deyip geçiştiriyorlar,yazıklar olsun insan hayatını hiçe sayanlara.
Bu vahim olayı arkadaşlarım iş verene duyururlar, yıllarca kendine ve işine emek veren işçisi için oda ilgilenmemiştir,işçi arkadaşlar kendi aralarında gereken İ,M,C, yardımlaşmayı yaparak Maraşlı Mehmet arkadaşımızın cenazesini Maraşa yollarlar, dilim varmıyor ama merhuma Allahtan rahmet dilerim.
Sevgili canlar,bizlerin ahvali işte böyle,gelecek sefere başka bi yaraya parmak basmak üzere Allahısmarladık. MAKALE,6..
Sevgili canlar,yine can alıcı bir makalenin ucundan tutup zaman içinde Çukur Ovada dolaşmaya çalışacaz. ben köyümden çıkalı tam 40.yıl oldu bu 40.yıllık gurbet hayatımda nice dalgalı,
fırtınalı hazin dolu günlere şahit oldum.ve kendimde bu hazin dolu,dalgalı fırtınalı günlerden zaman zaman nasibimi aldım.hemen şunuda belirtmekte fayda var,gurbete çıkıpta ben çile. ızdırap çekmedim hep rahat yaşadım deyenlerede inanmak mümkün değil,bu olsa olsa koca bir yalan olur.
Sevgili canlar,ben Çukur Ovanın bir şehrinde ikamet ediyorum,tanık olduğum olaylardan, ve şehir imarından bazılarını anlatmaya,daha doğrusu sizlerle paylaşmaya çalışacağım. bundan 20.yıl geriye gittikmi ırmağın etrafı çalı, çırpı. çamur, mil, sivri sinek, ve tabiri cahizse, sarhoş, berdoş, ipsiz, sapsız, piskopat,ne kadar pislik var ise ırmağın etrafı bu gibi haşerelerle dolu idi. nihayet en son sağolsun birileri Belediye Başkanı seçildide, ilk işi pislikleri
temizlemekle ırmağın kenarına el attı, o çamuru, mil,i, çalıyı, çırpıyı ortadan kaldırıp İmar ederek park ve bahçeler konumuna kavuşturdu, ve haliyle oradaki O sarhoş, berdoş, piskopat, takımlarınıda oradan, emniyet gücleri tarafından temizlendi, ırmağın kenarıda rahat bir nefes almaya kavuştu. bu
güzide,güzel şehrimiz, o belediye başkanı tarafından daha nice güzelliklere kavuştu (Allah razı olsun) ileride o konularıda ele alıp, saygı değer, bu güzel halkımızla paylaşmaya çalışacağım, buradan, o büyük insan Belediye Başkanına şükranlarımı arz etmekten geçemem,sn,Başkan Aytaç DURAK bey efendi bu güzel şehrimize yaptığın hizmetlerinden dolayı saygı ve şükranlarımı arz ederim efendim.
Sevgili canlar, ırmağın kenarındaki o piskopatlar şimdi şehirin içine dağılmış durumdalar,her köşede mutlaka bir piskopata rastlarsın,bu piskopatların şekline, şemaline hele bir bakın, kolları cilet yarası,ellerinde cıgara kağıdından puro
kalınlığında sarılmış cıgaraları, zaman zaman aşırı içmekten kendi kendilerini bilemez hale gelip nara atmaları,bir elinde bıçağı, bir elinde palası, dersinki bu insanlar sanki,Kör oğlunun cengaverleri.
Sevgili canlar,temennimiz bu gibi zararlı insanlar ehlileştirilir,Devletimize ve Milletimize faydalı birer insan olarak görürüz.
Sevgili canlar burada yazılarıma son verirken gelecek sefere başka bir yaraya parmak basmak üzere Allahısmarladık. MAKALE 7. >17.09.2008.<
Sevgili canlar, bu makalemde İnsan oğlu aniden olumlu veya olumsuz durumlarla karşı karşıya gelebilir, ancak olumlu olan durum ve hal insanı sevinçlere gark eder, zaman zaman'da olumsuz durumlar vardır. insan oğlu var oldukca bu olumsuz hal ve hakaret içeren durumlar insan oğluyla birlikte devam edip gidecektir. Nice beldelerin yerle bir olduğunu, bazı Ayet,lerde yazılı olduğunu bilen, ve o beldelerin kalıntılarını görerek şahit olan insan oğlu, riyakarlıktan geri kalmayıp fitne tohumlarını, zaman zaman mazlum insanların üzerine kusarak, Din bezirganlığı yapmaktadırlar. Allah'tan korkmaz bu Din bezirganlarından zaman zaman bende nasibimi aldım. nasıl bir nasip aldım, onuda açıklamayı bir görev bilerek siz sevgili canlarla paylaşma gereğini hissettim. Sevgili canlar.bu din bezirganlığı yapanlardan bazıları, nasıl bir çüret ise, benim Dini yönümü yargılamaya yeltendiler. Ancak bende bütün canlıları yaratan yüce Allah'ımızın, Beş esma yarattığını ve bu beş esmanın yüzü suyu hürmetine kainatı yarattığını, Allah'ın kitabı Kur'an,ı Kerim,de Ayetin açıkladığı gibi, sende Oruç tut senden öncekilerinin tuttuğu gibi, bu Orucun hangi Oruç olduğunu, Allahın Kitabında yazılı olan Ayetin ne demek olduğunu açıkladım ve bu yolda bu şekilde devam etmeye şöyle başladım. Sen bilmezsin canı cananı, aşk ile cemi, İlim,İrfan, edep hayayı,Sen bilmezsin Ali ile Veliyi, hemi Ali ile Fatımat-ı Zehradan olma Kur'an,ın Ahkamını bilen Ehli Zikiri, sen bilmezsin Ehli beyti,On iki imamları, Hasanı Hüseyini, ve bu yolda canını seve seve veren o yüce Ehli beyt sevenlerini, sen bilmezsin, Arşı Alayı, ve Hakkın Sütunundaki yazılı olan ( S.A.V.)inde şahit olduğu Leilehaillallah Muhammeden Resülüllah - Aliyülveliyüllah,ı, sen bilmezsin mimber üzerinde,Hz.Muhammedin, halka hitabını, sen bilmezsin, Hakkın rızalığı ile Veliyi Vasiyi, Dinimizin İmamını ve Dinimizin uğrunda bir kılıç darbesiyle Amr'ı ikiye bölen Hz. Ali'yi, sen bilmezsin Hz.Muhammedin, torunlarını On iki İmamları. Be hey zalim sen neyi bileceksin, bu dünyadan Fitne gelip Fitne gideceksin. yazıklar olsun Allah'ın yarattığı beş esma ile Ehli zikiri On iki İmamları bilmeyenlere . Sevgili canlar. sözlerime burada son verirken gelecek sefere başka bi yaraya parmak basmak üzere Allahısmarladık.MAKALE. 8.
Sevgili canlar, yine bir makaleme başlarken çamura bulanmış, hatta çamura batmış bir yaşam biçiminin bir tarafından tutupta çamurdan nasıl çıkarılır bu hazin duruma gelin hep beraberce birlikte bakalım, Sevgili canlar. yabancı ülkelerde olduğu gibi olsa, bu acı ve üzücü durumlara AMENNA deyeceğim. nedir bu acı veren üzücü durumlar. hep birlikte öğrenelim, peki neyimiş o durum.(ülkemizde dilencilik yapmak) o durum, işte bu durum? dilenci olmanın okuluda yoktur, eger okulu olsaydı inanın hiç kimse dilenci olmazdı. Ancak siz kıymetli canlar, ve bu gibi durumlarla yakından ilgilenen dostlar, ve Avrupaya gidenleriniz mutlaka ordaki dilencilik yapanları görmüşlerdir. orada nasıl dilencilik yapıyorlar biliyormusunuz. bana göre kibar dilencilik, peki nasıl oluyor bu kibar dilencilik, bi zahmet müsaade edinde size anlatayım. olaki, aklından dilencilik yapmayı geçiren bir insanın elinde,de bir mesleği vardır, işte o insan örneğin bir meydanlıkta elinde tebeşiriyle bir takım resimler yapar, yada elinde bir çalgısı vardır,çalgısını çalar, resim olsun,çalgı olsun görevi bittikten sonra etrafındaki seyirci olan insanlarda, ellerinden geldiği kadar, karınca kararınca üç, beş, kuruş o meydanda serili olan bezin üzerine atarlar ve o adamda hemi dilenciliğinin ve hemi mesleğinin gereğini yapmış,hemide emeğinin karşılığını almış olur. Ancak bizim ülkemizde dilencilik farklı boyutta, her köşede, her üst geçitlerin üstünde, her Hastanede, aklına neresi gelirse orada mutlaka bir dilenci vardır. hele o genç kadınların kucaklarında birerde çocukları var, o çocukların yüzlerine gözlerine sineğin bini konar bini kalkar. bide bazı genç kadınların kucaklarında gözleri şibiklenmiş çocukları var bu kadınlar dükkan dükkan dolaşıp dilenirler, sağ olsun belediye zabıtalarımız zaman zaman bu dilencileri toplayıp götürüyorlar. hatta zabıtalara direnen kavga edenlerde oluyor, birde şu durum var. Ancak zabıta götürüyor amma bir müddet sonra gerisin geri salıveriyorlar. kalıcı bir çözüm zannedersem bulamıyorlar. bende, bu vesile ile, fikir üreten o beylere sesleniyorum. lütfen bu dilencilik durumunada bir fikir üretinde, şu güzel ülkemiz,dedilencilik kamburundan kurtulsun gayrı, Sevgili canlar,sözlerime burada son verirken gelecek sefere başka bir yaraya parmak basmak üzere 22.10.2008Allahısmarladık.MAKALE.9. SÖZ: yusufASLAN
Posted: Jul.17.2011 @ 10:47 am | Lasted edited: Aug.22.2011 @ 11:08 am
MİRÂC (MİRÂC-NÂME)
Mirâc: Ruh fezasında yükselmek ve “makam-ı mahmud”a ermektir. Hz. Muhammed’in “Habibullah” (Allah sevgisi) makamına yükselmesidir. Bu makam anneyle bebek arasında ki ilişki gibidir. Hiçbir beklenti olmadan salt şevkat, merhamet ve sevgi bütünleşmesine ermesidir. Hz. Muhammed, Cebrail vasıtasıyla Sidret-ül Münteha (Akıl boyutunun bittiği, aşk ile ulaşılan Allah’a en yakın makam) ya gelince, Cebrail: “Ben buradan ileriye geçemem, geçersem yanarım”. deyince; Peygamberimiz “Öyleyse sen yerinde kal. Ben ezelden bu aşk yoluna canımı kurban koymuşum. Yanarsam tek başına yanayım. Canını cananından sakınan, canını nasıl görebilir? Cananı uğrunda bu can feda olsun” der ve Allah’a yalnız gider. Dönünce de yatağının soğumamış olması bize neyi ifade eder? Tasavvufta Cebrail akıldır, yani Cebrail’in aklın ona vahyettiklerinin nereden geldiğini anlamak ve öğrenmek istiyordu. İşte İmam Cafer buyruğuna göre bu merak, Cebrail’i kırklar meclisine götürdü. Kırklar meclisi ile ilgili Yunus’a kulak verelim:
Muhammed ile bile Mİ’RAC’a ağan benim
Ashab-ı suffe’y ile yalıncak olan benim.
Sabr ile kanaatı viribidim bunlara
Kırk kişi bir gömlekten başın çıkaran benim.
O kırkından birine neşteri çaldımıdı
Kırkından kan akıtıp ibret gösteren benim.
Adem peygamber ile Havva yaratılmadan
Uçmak’tan sürülüben o müflis olan benim.
Adımı YUNUS taktım sırrım âleme çaktım
Bundan ileri dahi dilde söylenen benim.
Yunus
KIRKLAR: Rical-ül Gayp (Gayp Erenleri) alemidir.
O takva sahipleri ki; gaybe (görünmeze) inanırlar. Namazı dosdoğru kılarlar. Verdiğimiz azıklardan yedirirler.[1] İşte bu erenler aleme düzen verirler. İnsanlara yardım ederler.
MİRÂC: Semaya yükselme, madde aleminden mana alemine geçiştir.
İSRA: Yürü anlamındadır (Gece yürüyüşü).
Hz. Muhammed Mirâc dönüşü kırklara uğrar. Diğer bir kaynağa göre de Kırklar Meclisi, batın alemi karşılığı kullanılan, Velayet Makamı (Ermişlik Mertebesi)’dır.[2]Onun yalnız tevilini gözetirler. Onun tevili geldiği gün, daha önce onu unutanlar şöyle derler: İnan olsun, Rabbimizin Resulleri gerçeği getirmişlerdir. Acaba bizim için şefaatçılar var mı ki? Bize şefaat etsinler. Yahut daha önce yaptıklarımızdan başkasını yapalım diye geri gönderebilir miyiz? Öz benliklerini hüsrana ittiler. İftiralarına alet ettikleri, onlardan uzaklaşıp kayboldu.[3]
Vahyin nereden geldiği Hz. Muhammed’de aşk olmuştu. (Kur’ân’ı nereden getiriyorsun?) Cebrail (A.S) perdeyi müsa’ade-i Resülullah’tan sonra kaldırıp bakınca o vakit Resulullah’ın vücudu nuraniyesinden alıp, vücudu unsuriyyesine getirdiklerini Resul-u Ekrem’e arz eder. Bunun açık anlamı şudur; “KENDİSİNDEN- KENDİSİNE” Çünkü tasavvufta Cebrail’in akıl olduğunu yazmıştık.[4] “Bütün varlıkların tesbihi o kudrettedir ki, kulunu gecenin birinde mescid-i haramdan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksaya yürütmüştür. Bu ayetlerden bir kısmını O kulumuza göstermek için.” [5] Kuran’ı Kerim’de geçen evvel, ahır, zahir, batın, hepsi o gönülde sultan imiş (Kaabe kavseyn-i ev edna)
En yüksek ufuktadır o.[6]Sonra iyice yaklaştı ve sarktı.[7]Araları iki yay boyu kadar veya daha az kaldı.[8] işte Mirâc makamı burasıdır. Cem’lerde okunan Mirâclama bu yolculuğu sembolize eder. Cem’lerde mirâc, Kesret (Çokluk)’ten, Vahdet (Teklik)’e geçiştir. Mirâçtan Hz. Muhammed’in iki rekat namaz getirdiğine işaret edilir. Alevi ibadetinde, Mirâçlama okunurken, Muhammed ayağa kalktı deyince cemaat ayağa kalkar ve kıyama (Ayakta dik durmak) durur, eğiliben secde kıldı denilince rükuya (Elleri dizlere koyarak eğilme) durur ve oturunca secde yapar. Namazın şekliyle ilgili Kur’ân da üç emir vardır:
Kıyam-Rükû-Secde
Kıyam; uluhiyet (Allah), rukü; ahadiyet (Teklik), Secde; Adem makamıdır. Bizlerde bu şekilleri Mirâc okunurken şeklen uyguluyoruz. Adem olanlar da ibadetiyle Mirâca yükselebilmelidirler, akıl ve ruh boyutuyla yükselmelidirler.
Muhammed’in Mirâc’ı Ali ile birlikte olmuştur. Mirâc’ın vuku bulduğu yere “Kaabe Kavseyn ev Edna.” (İki yayın çakıştırılarak tek oku atacak kadar yakınlık) makamı derler. Bu mirâc Hakikatı, her ikisinin de tefekkür halinde ruhen birbiriyle birleşmeleri keyfiyetinden ibarettir. Bildiriye göre Mi’rac ta Hz. Muhammed’e “Cebrail” önderlik etti, fakat, “Sidret-ül Münteha”dan ileri geçemeyerek, Muhammed’i orada kendi başına bıraktı. Bu rivayetin anlatmak istediği şudur; Cebrail demek akıl demektir, akıl ise, madde de,vücutta bulunduğundan yine maddeye göre tefekkür edebilir, yani, madde de, varlığın sınırını aşamaz. Başka bir deyişle, akıl da, bir bakıma maddidir, dolayısıyla sınırlıdır. İşte Hz. Muhammed de seyranını maddi aklının son sınırına kadar yaptı fakat, daha ileri gidemedi. Ancak daha ileri gitmek ve Hakikatı tamamıyla kavramak istemekle, bu sefer, aklını bırakıp onun yerine “O”na sarıldı ve ruh yoluyla, kalp yoluyla seyrana başladı. İşte Hz. Muhammed ruhu ile seyranda iken, karşısına bir aslan çıktı ve nereye gittiğini sordu, Muhammed de Hakk’a gittiğini ve birlikte gitmelerini teklif etti ve Muhammed bu Aslana iyice bakınca onun Hz. İmam Ali olduğunu anladı.. Bu suretle de Hakk’a beraberce gittiler.
Mirâcın dış (zahiri) anlamda rivayeti budur. Fakat iç (batın) anlamda ortaya konmak istenen gerçek şudur: Hakikata tamamıyla ulaşma yolunda, Hz. Muhammed ile Hz. İmam Ali maddeten karşılaşıp ruhen birleşmişler ve Hakk’a birlikte ruh olarak ulaşmışlardır. Başka bir deyişle, Hakk kendini bilmek ve sevmek için Hz. Muhammed ve Hz. İmam Ali suretinde ve şahıslarında tecelli etmiştir ki onların ruhları birleşince tekrar aranan zat bulunmuş ve onunla tekrar birleşilmiş, bir olunmuş olur. Diğer bir değimle de Muhammed ve Ali birleşmesinden Hakk tecelli ederek;
“Hakk-Muhammed-Ali” vasıl olmuştur.
Mirâc keyfiyeti, kendi derecelerinde, ariflere, kamil insanlara da müyesserdir. Kendi derecelerinde sözümüzden maksat ise Hakikat yolundaki ilimleridir. Esasen, bütün maddi ve manevi ilimlerimizden asıl maksat da böyle ilahi bir seyran yapabilme kudretini kazanabilmemizdir. Buda insanın varlığını ve yokluğunu aynı zamanda bilebilmekle ve bütün zerrelerin kendi olduğunu görüp her şeyi, bütün varlığı o gözle görmekle mümkündür. Yani, kendi kendimizi her bir zerrenin kendi bilgisi ve görüşüyle görmekle mümkündür ki: “Ölmeden önce ölmek”de budur.[9] Bunları açıkladıktan sonra, Cebrail’in Hakiki manası nedir? diye sorarsak şunları söyleyebiliriz: Cebrail’in Hakiki manası Hz. Muhammed‘de vaki olan ilahi tecelli ve Hakk’ın tam zuhurudur ve Muhammed’in aklıdır.
(Vehm: Şüphe, tereddüt, korkudur. Himmet: Gayret etmek, çalışma, çabalama anlamındadır.)
Hz.Muhammed’in gerçek anlamda Mirâcı budur. Mirâc madde aleminden mana alemine geçiştir. Diğer bir deyimle de “fakr” aleminden “fahr” alemine, geçiş yani, “Fahri Kainat” (Kâinatın efendisi) makamına erişmektir.
Miracımıza devam edelim:
Evvel emanet budur ki:
Piri, rehberi tutasın
Kadim erkâna yatasın
Tariki müstakime.
Dosdoğru yola gidebilmek için her insana bir yol gösterici yani bir rehber gerekir, çünkü, yola rehbersiz gidilmez. Rehber bilendir. Bilen kişiyle dost ol, çünkü, seni aydınlatır, bilgisiz kişilerle dost ol, çünkü sen onuaydınlatırsın. Bilmediğini bilmeyenlerden hemen uzaklaş, çünkü onlar aptaldır, seni de aptallaştırır.[10]
Evet bilenlerle yol yürünür. Bilmeyen seni yolda bırakır. Onun için kişiye yolu bilen, menzile götüren bir rehber gereklidir.
Muhammed belin bağladı
Anda ahiri Cebrail
İki gönül bir oluben
Hep yürüdüler dergâha.
Dergâha gidebilmenin yolu, gönüllerimizin birliğinden geçmektedir. Çünkü, kesretten (çokluktan) vahdete (tekliğe) geçiş ancak gönül birliğiyle olmaktadır.
Doksan bin kelâm danıştı
İki cihan dostuna
Tevhidi armağan aldı
Yeryüzündeki insana
Kelam: sözdür, bilgidir, irfaniyettir.
İrfan: İlâhi bir feyiz olarak kâinatın sırlarını bilme kudretidir, bilmek, tanımaktır, Allah’ın birliğini,tekliğini bilmektir.
O şerbetten biri içti
Cümlesi mest-ü hayran
Mümin Müslim üryan büryan
Hepsi de girdi semaha.
Mest olma, serden geçmektir, kelamın bittiği andır. Artık O’ndan başka gönülde kimse kalmamıştır, aşk sarhoşu olunmuştur. Üryan, büryandır o. Tevhid olunmuştur. Bir vücutta ikilik olur mu hiç! Irmaklar deryada birleşmiştir. Gönül gerçek sahibinindir artık. Fani olan, baki olanına kavuşmuştur. İbadet yapmanın amacı da bu değil midir?
Bunları belirttikten sonra gelelim yaşamımızda ki miraca.
Her varlığın iki yönü vardır. Bir zahiri yönü; yani herkesçe görülebilen, gözlemlenebilen yönü, bir de gözlerden gizli kalan yönü. Peygamberler, masum imamlar ve diğer ilahi insanların gerçek makamları onların herkesçe görünen, bilinen
yönlerinde değil, Allah’la olan ilişkilerinde tecelli eden kişiliklerindedir. İlahi şahsiyetleri sırf insanlarla olan ilişkilerinde müşahede edilen yönleriyle değerlendirmek, okyanusun derinliklerini araştırmadan onu kıyıdan görünen
dalgalarıyla tanımaya benzer; oysa bu basit bir tanımadan öte bir şey değildir. İlahi şahsiyetlerin varlık okyanuslarını tanıyabilmek için ilahi yardıma ihtiyaç vardır. İlahi yardım sayesinde insan, ilahi nurları görebilecek bir göze, manevi makamları
anlayabilecek bir kalbe sahip olur. Bu ilk aşamadır. İkinci aşamada ise, insan ilahi elçiler tarafından gelen bilgiye muhtaçtır.
Hz. Fatıma’nın (s.a) geceleri ibadetle geçirdiğini tarihte okumak mümkündür. Ama bu amelin Allah katındaki gerçek değerini, Peygamberden (s.a.a) öğrenmek gerekir. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Kızım Fatıma (s.a) geçmiş gelecek bütün kadınlardan üstündür. O vücudumun bir parçasıdır, gözümün nuru ve kalbimin meyvesidir. O benim ruhumdur. O insanlardan olan bir huridir. Rabbinin huzurunda ibadete durduğunda yıldızların yer ehli için parladığı gibi, onun nuru da gökteki melekler için parlar ve Allah Teala meleklerine şöyle hitap eder. “Ey melekler, bakın benim cariyem (kulum) Fatıma’ya; o benim huzurumda durmuştur, korkudan titriyor; kalbiyle benim ibadetime yönelmiştir. Sizleri şahit kılıyorum ki, ben onun takipçilerini ateşten koruyacağım.” [1]
Hz. Fatıma’nın (s.a) konuşma ve davranışlarında Peygambere (s.a.a) en çok benzeyen kişi olduğunu tarihten öğrenmek mümkündür; ama onun bütün istek ve arzularında, düşünce ve hareketlerinde rızası Allah’ın rızası, gazabı Allah’ın gazabı olacak bir makama eriştiğini, yani masum olduğunu Peygamberden (s.a.a) öğrenmek gerekir.
Elbette Hz. Fatıma’nın (s.a) masum oluşunda şüphe yoktur. Şüphecilerin imamı olarak tanınan Fahr-i Razi bile, “Hz. Fatıma’nın (s.a) masum oluşunda şüphe yoktur” demiştir. Evet, Hz. Fatıma’nın (s.a) birtakım faziletlerini öğrenmek mümkündür ama; onun Allah katındaki makamını bilmek zordur. Bu eserde Hz. Fatıma’yla (s.a) ilgili hadisler çeşitli bölümlere tasnif edilerek tercümeleriyle sunulmuştur. Umudumuz şu ki, özellikle Ehl-i Sünnet kaynaklarından toplanan bu hadisleri okumakla mümin kardeşler Ehl-i Beyt’i daha iyi tanımaya muvaffak olurlar.
Tevfik Allah’tandır
1. Bölüm
Hz. Fatıma'nın (a.s) Nutfesinin Cennet Meyvelerinden Oluştuğu Ve Hazretin Hayız Ve Nifasadan Uzak, İnsan Şeklinde Bir Huri Olduğuna Dair
1- Suyutî, "ed-Dürr-ül Mensur" adlı tefsirinde, "Subhan-ellezi esra bi-abdihi leylen min-el mescid-il haram…" [2] ayetinin tefsir bölümünün sonunda, Tabaranî'den naklen Aişe'nin şöyle dediğini yazıyor: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Miraca götürüldüğümde beni cennete dahil ettiler ve ben cennet ağaçlarından bir ağacın yanında durdum; öyle bir ağaçtı ki, cennette onun gibi güzel, yaprakları beyaz ve meyvesi hoş olan bir ağaç görmemiştim; onun meyvesinden alıp yedim; bu benim sulbümde nutfeye dönüştü; yeryüzüne döndüğümde Hatice'yle bir araya geldim ve o, Fatıma'ya hamile kaldı. O zamandan beri ne zaman cennet kokusunu arzuluyorsam Fatıma'yı kokluyorum."[3] 2- Müstedrek-üs Sahihayn'ın sahibi, kendi senediyle Sa'd İbn-i Malik'ten Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Miraca götürüldüğüm gece, Cebrail (a.s) bir cennet ayvasını bana getirdi; ben onu yedim ve Hatice, Fatıma'ya hamile oldu. Bu yüzden ben cennet kokusuna iştiyak duyduğumda Fatıma'nın boynunu kokluyorum." [4]
3- Zehair-ül Ukbâ kitabında İbn-i Abbas'tan şöyle nakledilmiştir: "Resulullah (s.a.a) Fatıma'yı çok öperdi. Aişe, Peygambere: “Niçin Fatıma'yı böyle çok öpüyorsun?” dedi. Resulullah (cevabında) şöyle buyurdu: “Miraca götürüldüğüm gece, Cebrail beni cennete götürdü ve bütün meyvelerinden bana ikram etti. Bu meyveler benim sulbümde nutfeye dönüştü ve Hatice, Fatıma'ya hamile oldu. Ben o meyveleri arzu ettiğimde Fatıma'yı öpüyorum, onun kokusu bana cennette yediğim meyveleri hatırlatıyor.” [5]
4- Zehair-ül Ukbâ kitabında Siret-ül Molla'dan naklen Peygamberin (s.a.a) şöyle buyurduğu kaydedilmiştir: "Cebrail cennetten bir elma getirdi, ben onu yedim ve Hatice ile bir araya geldim. O, Fatıma'ya hamile oldu. Bir müddet sonra Hatice bana: “Benim hamlim çok hafiftir ve sen yanımdan ayrıldığında, karnımdaki bebek benimle konuşuyor…” dedi." [6]
5- Hatib-i Bağdadî, "Tarih-i Bağdad" adlı eserinde Aişe'den şöyle naklediyor: "Ben, Resulullah'a (s.a.a): “Neden Fatıma geldiğinde onu öpüyorsun.?” dedim. Resulullah: “Ey Aişe, ben miraca götürüldüğüm gece, Cebrail beni cennete götürdü ve orada bana bir elma verdi; ben onu yedim; o, benim sulbümde nutfeye dönüştü. Yeryüzüne indiğimde Hatice'yle bir araya geldim. İşte Fatıma o nutfeden dünyaya geldi. O, insan şeklinde olan bir huridir. Cenneti arzu ettiğim vakit, onu öpüyorum.” buyurdu." [7]
6- Yine Tarih-i Bağdad'da Hatib kendi senediyle İbn-i Abbas'tan Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu naklediyor: "Kızım Fatıma, Hz. Adem soyundan bir hurîdir; ne hayız olur ve ne de nifas. Onun, Fatıma (kesilmiş, ayrılmış) diye adlandırılması, Allah'ın onu ve dostlarını ateşten (cehennemden) kestiği, ayırdığı içindir." [8]
7- Zehair-ül Ukbâ kitabının sahibi, İmam Hasan'ın (a.s) doğumu hususunda, Hz. Fatıma'ya hizmet eden Esma adlı kadından şöyle naklediyor: "Ben Resulullah'a (s.a.a): "Bu doğumda Fatıma'dan nifas ve hayız kanı geldiğini görmedim" dedim. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Sen kızım Fatıma'nın tertemiz olduğunu ve (asla) hayız ve doğum kanı görmediğini bilmiyor musun?” [9]
2. Bölüm
Hz. Fatıma'nın Anne Rahmindeyken Annesiyle Konuştuğu, Doğumunun Hz. Havva, Asiya, Gülsüm Ve Meryem'in Yardımıyla Gerçekleştiği Ve Dünyaya Gelirken Secde Ettiğine Dair Zehair-ül Ukbâ kitabının müellifi, Siret-ül Molla'dan naklen, Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu yazıyor: "Cebrail, bana cennetten bir elma getirdi; ben onu yedim ve Hatice'yle bir araya geldim. O, Fatıma'ya hamile kaldı. Hatice: “Benim kolay bir hamlim var. Sen benim yanımdan ayrıldığında karnımdaki çocuk benimle konuşuyor” diyordu. Hatice, doğum vakti geldiğinde Kureyş hanımlarına haber gönderdi. Ama onlar kabul etmeyerek: “Muhammed'in hanımı olduğun için senin yanına gelmeyiz.” dediler. Bu esnada aniden, güzellik ve nurları vasfedilemeyecek dört hanım Hatice'nin huzuruna geldi; onlardan biri: “Ben senin annen Havva'yım”, diğeri: “Ben Mezahim kızı Asiye'yim”, öbürü: “Ben Musa'nın bacısı Gülsüm'üm”, dördüncüsü: "Ben İmran'ın kızı ve İsa'nın annesi Meryem'im” dedi ve sözlerine şunu eklediler: “Kadınların yapması gereken işi üstlenmek ve sana yardım etmek için geldik.”
Hatice diyor ki: "Böylece Fatıma (s.a) dünyaya geldi ve secde halinde yere düştü; ama parmağını göğe doğru kaldırmıştı." [10]
3. Bölüm
Hazrete Fatıma Ve Betul İsimlerinin Verilmesinin Sebebi Ve Hazretin Künyesi
Birinci bölümde İbn-i Abbas'ın Resulullah'tan (s.a.a) şu hadisi naklettiğini zikrettik: "Onun Fatıma (kesilmiş), diye adlandırılması Allah'ın onu ve dostlarını ateşten (cehennemden) kestiği, ayırdığı içindir."
Şimdi bu husustaki diğer hadislere de bir göz atalım: 1- Zehâir-ül Ukbâ kitabında nakledildiği üzere Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a) Fatıma'ya şöyle buyurdu: "Ey Fatıma, neden Fatıma (kesilmiş, ayrılmış) diye isimlendirildiğini biliyor musun?" Ben (Ali): "Neden Fatıma diye isimlendirilmiş ya Resulullah?" diye sordum. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Çünkü Allah (azze ve celle) kıyamette onu ve onun soyundan gelenleri cehennem ateşinden kesmiş, ayırmıştır."
Muhibbuddin Taberî, İmam Ali Rıza'nın (a.s) kendi Müsned'inde bu hadisi şu ibareyle naklettiğini yazıyor: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Hakikaten Allah (azze ve celle) kızım Fatıma'yı ve onun evlatlarını ve onları sevenleri ateşten kesmiş, ayırmıştır. Bunun için Fatıma (kesilmiş, ayrılmış) diye isimlendirilmiştir." [11]
2- Kenz-ül Ummâl'da bu hadis şöyle nakledilmiştir: "Onun Fatıma diye adlandırılması, Allah'ın onu ve onu sevenleri ateşten uzaklaştırmış olduğu içindir."[12]
3- İbn-i Esir, "en-Nihaye” adlı kitabında şöyle yazıyor: "Fatıma, "Betûl" (ayrılan) diye adlandırılmıştır. Çünkü o, kendi zamanının kadınlarından fazilet, din ve soyluluk yönünden ayrılmış (ve seçkinlik kazanmış)tır." [13]
Bazıları da dünyadan kopup Allah'a yöneldiği için bu adı aldığını söylemişlerdir.
Ubeydet-ül Harevî de "Garibeyn" adlı kitabında şöyle yazıyor: "Fatıma'nın "Betûl" diye isimlendirilmesi, eşsiz olduğu içindir."
4- İbn-i Esir, “Üsd-ül Gabe” adlı kitabında, Hz. Fatıma'nın hayatını anlatırken şöyle yazıyor: "Fatıma'nın künyesi, "Ümmî Ebiha" (babasının annesi) idi." [14]
5- İbn-i Abdülbirr, "el-İstiâb" adlı kitabında İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Resulullah'ın (s.a.a) kızı Fatıma'nın künyesi, "Ümmî Ebiha" idi." [15]
4. Bölüm
Hz. Fatıma'nın Birçok Yönden Hz. Resulullah'a Benzediğine Dair 1- Sahih-i Tirmizî, kendi senediyle Resulullah'ın zevcesi Aişe'den şöyle nakletmiştir: "Ben, Resulullah'ın (s.a.a) kızı Fatıma kadar oturup kalkmasında, davranış, tutum ve vakarında Resulullah'a (s.a.a) benzeyen birisini görmedim."
Ve yine şöyle demiştir: "Fatıma, Peygamberin (s.a.a) yanına geldiğinde, Peygamber yerinden kalkıp ona doğru gider ve onu öpüp kendi yerinde oturturdu. Peygamber (s.a.a) de onun yanına geldiğinde, Fatıma yerinden kalkar, onu öper ve kendi yerinde oturturdu." [16]
2- Hakim, Müstedrek-üs Sahihayn'de kendi senediyle Aişe'nin şöyle dediğini nakleder: "Ben, Fatıma kadar konuşma ve sohbetinde Resulullah'a (s.a.a) benzeyen birisini görmedim. Fatıma, Resulullah'ın bulunduğu yere geldiğinde, Peygamber ona hoş geldin der, (sonra) yerinden kalkıp Fatıma'ya doğru gider; elinden tutup öper ve kendi yerinde oturturdu." [17]
Müstedrek-üs Sahihayn'in sahibi şöyle demiştir: "Bu hadis, Buharî ve Müslim'in, sahih hadis için zikrettikleri şartları taşımaktadır."
Bu hadisi, Beyhakî de kendi Sünen'inde şu ekle nakletmiştir: "Peygamber de, (s.a.a) Fatıma'nın yanına geldiğinde Fatıma, ona hoş geldin der, yerinden kalkıp babasının elinden tutar ve öperdi."
3- İmam Ahmed İbn-i Hanbel de kendi Müsned'inde, Enes İbn-i Malik'in şöyle dediğini nakletmiştir: "Hiç kimse Hasan İbn-i Ali (a.s) ve Fatıma (s.a) kadar Resulullah'a (s.a.a) benzemiyordu." [18]
4- Müslim kendi Sahih'inde, Hz. Fatıma'nın faziletleri babında, Aişe'nin şöyle dediğini yazıyor: "Peygamberin (s.a.a) hanımlarının hepsi (onun huzurunda) bir araya toplanmış oldukları bir sırada Fatıma geldi. Yürüyüşü Resulullah'ın (s.a.a) yürümesi gibiydi. Resulullah (s.a.a): "Hoş geldin kızım!" dedi ve sonra onu sağ veya sol yanında oturttu…" [19] Bu hadisin devamı vardır. Geriye kalan kısmını 9. bölümde nakledeceğiz. İbn-i Mace, Ahmed İbn-i Hanbel ve hadis alimlerinden birçokları bu hadisi nakletmişlerdir. 5- Muttakî, Kenz-ül Ummâl'da, Aişe'den şöyle nakleder: "Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Fatıma'nın (s.a) saçından çok öperdi." [20]
Bu hadisi, İbn-i Asakir de nakletmiştir.
6- İbn-i Esir, Üsd-ül Gabe'de İbn-i Abbas'tan şöyle nakleder: "Peygamber (s.a.a) her seferden döndüğünde, Fatıma'yı (s.a) öperdi." [21]
Bu hadisi, Heysemî de Mecma-üz Zevâid'de nakletmiş ve Taberanî'nin de "el-Evsat" adlı eserinde bu hadisi naklederek, râvilerinin hepsinin güvenilir olduklarını kaydettiğini sözlerine eklemiştir. Yine Muhibbiddin Taberî de "Zehâir-ül Ukbâ" adlı kitabında bu hadisi zikrederek, İbn-i Seri'nin de bu hadisi tahriç ettiğini söylemiştir.
7- Muhibbuddin Taberî Aişe'den naklen şöyle yazıyor: "Resul-i Ekrem (s.a.a), bir gün Fatıma'nın boğazının altındaki çukurdan öptü." [22]
Muhibbuddin Taberî, bu hadisi Harbî'nin de naklettiğini ve Molla'nın da kendi Sire'sinde tahriç ettiğini kaydetmiştir. Sonuncu nakilde şu ek de yer almıştır: "Ben Resulullah'a (s.a.a); "Şimdiye kadar yapmadığın bir işi yaptın" dedim. Resulullah şöyle buyurdu: "Ey Aişe, ben cenneti arzu ettiğimde Fatıma'nın boğazının altındaki çukuru öperim.”
Birinci bölümde de Aişe'nin hadisinde "Ben Resulullah'a (s.a.a): "Neden Fatıma geldiğinde onu öpüyorsun?" dedim…" ve İbn-i Abbas'ın hadisinde de "Resulullah (s.a.a) Fatıma'yı çok öperdi…" cümlelerinin yer aldığını naklettik. 5. Bölüm
>Hz. Fatıma (a.s) İle Babasının Arasında Olan Sevgi Ve Muhabbete Dair
1- Müslim kendi Sahih'inde, İbn-i Mes'ud'un şöyle dediğini naklediyor: "Resulullah (s.a.a) Beytullah'ın (Kâbe'nin) yanında namaz kılıyordu, Ebu Cehil ve dostları da bir kenarda oturmuşlardı. Bir gün önce de orada dişi bir deve kesilmişti. Ebu Cehil; "Sizlerden hanginiz kalkıp bu devenin işkembesini alıp Muhammed'in (s.a.a) boynunun üzerine koyabilirsiniz?" dedi. Onların içerisinden en şaki (kötü) olanı kalkıp onu aldı ve Resulullah (s.a.a) secdeye gittiğinde onu Peygamberin boynunun üzerine koydu. Onlar, birbirlerine bakıp gülüşmeye başladılar. Ben de durup bakıyordum. Eğer gücüm olsaydı, onu Resulullah'ın (s.a.a) üzerinden alırdım. Peygamber (s.a.a) öylece secde halinde durmuş, başını kaldırmıyordu. Bir kişi gidip Fatıma'ya haber verdi. O, küçücük bir kızdı. Hz. Fatıma (s.a) gelip onu bir kenara attı ve sonra o adamlara yönelerek onları ayıplamaya ve kınamaya başladı. Peygamber (s.a.a) namazını bitirince, sesini yükselterek onlara beddua etmeye başladı. Peygamber dua ettiğinde veya Allah'tan bir şey istediğinde dua ve hacetini üç defa tekrarlardı. Şöyle beddua etti: "Allah'ım! Sen Kureyş'i cezalandır!" Bu sözü üç defa tekrarladı. Onlar, Peygamberin sesini işitince gülmeleri kesildi ve kalplerine korku düştü. Sonra Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Allah'ım, Hişam oğlu Ebu Cehil, Rabia oğlu Utbe, Rabia oğlu Şeybe ve Utbe oğlu Velid, Halef oğlu Ümeyye ve Ebu Muit oğlu Ukbe'yi sen cezalandır!" Başka bir isim de söyledi ama ben unutmuşum."
İbn-i Mes'ud diyor ki: "Andolsun Muhammed'i (s.a.a) hak peygamber olarak gönderene ki, Bedir savaşında, ismi söylenenlerin hepsinin öldürülerek cesetlerinin kuyuya atıldığına şahit oldum." [23]
Bu hadisi, Buhârî de kendi Sahih'inde nakletmiştir. Yine bu hadisi Nesai ve Ahmed de kendi hadis kitaplarında nakletmişlerdir.
2- Sahih-i Müslim'de, Ebu Hâzım'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Sehl İbn-i Sa'd, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) Uhud savaşında aldığı yara hakkında sorulan bir soruya şöyle cevap verdi: "Resulullah'ın (s.a.a) yüzü yaralanmış, azı dişi kırılmış ve başındaki miğferi ezilmişti. Resulullah'ın kızı Fatıma, (salamullahi aleyha) Peygamberin yüzündeki kanı yıkıyor ve Ali İbn-i Ebu Talib de (a.s) kalkanıyla su döküyordu. Fatıma, (s.a) suyun kanı daha da artırdığını görünce bir hasır parçasını yaktı ve külünü alıp yaranın üzerine sürdü, böylece kan kesildi." [24]
Müslim, bu hadisi başka bir senetle de Ebu Hâzım'dan naklediyor. Müslim'in bu nakline göre hadisin başı şöyledir: Sehl İbn-i Sa'd'den Resulullah'ın (s.a.a) yaralanması hakkında sorulunca onun şöyle cevap verdiğini duydum: “Andolsun Allah'a ki, ben, Resulullah'ın (s.a.a) yarasını yıkayanı ve ona su dökeni tanıyorum ve ne ile tedâvi edildiğini biliyorum…” Sonra da hadisi yukarıda zikrettiğimiz şekilde nakletmiştir. Buharî de bu hadisi Sahih'inde nakletmiştir.
3- Ebu Nuaym, Hilyet-ül Evliyâ'da Ebu Sa'leb el-Haşenî'den şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (s.a.a) her yolculuktan döndüğünde mescitte iki rekât namaz kılmayı severdi. Mescitten çıktıktan sonra, hanımlarının yanına gitmeden önce mutlaka Hz. Fatıma'yı (s.a) görmeye giderdi. Resulullah (s.a.a) yine savaşlardan birinden dönmüştü, mescide gidip iki rekât namaz kıldı, sonra da Hz. Fatıma'yı görmeye gitti. Fatıma (s.a), Resulullah'ı (s.a.a) karşılayarak Peygamberin yüzünü ve gözlerini öpmeye ve ağlamaya başladı. Resulullah (s.a.a) "Seni ağlatan nedir?" diye sordu. Fatıma (a.s): "Senin renginin sarardığını görüyorum (bu yüzden ağlıyorum)." dedi. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Ey Fatıma, Allah (azze ve celle) babanı öyle (önemli) bir iş için meb'us etmiştir ki, Allah o iş sebebiyle yeryüzündeki her bir çadır ve kulübeye izzet veya zillet sokar. Bu işin kapsayışı gecenin her tarafı kapsaması gibidir." [25]
Kenz-ül Ummâl'da, bu hadisin naklinden sonra şu sözler kaydedilmiştir: "Bu hadisi, Taberanî el-Kebir'de nakletmiştir. Keza; bu hadisi, Heysemî Mecma-üz Zevâid'de nakletmiştir." Heysemî'nin nakline göre hadisin orta kısmı şöyledir: "…Resulullah (s.a.a): "Neden böyle ağlıyorsun?" buyurdu. Fatıma: "Senin bitkin ve yorgun olarak eski bir elbise içinde olduğunu gördüğüm için ağlıyorum." dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Ağlama! Gerçekten Allah (azze ve celle)…”
4- Muhibbuddin Taberî, Zehâir-ül Ukbâ kitabında, Hz. Ali'nin (a.s) şöyle buyurduğunu naklediyor: "Biz Resulullah (s.a.a) ile Hendek çukurlarındaydık ki, Fatıma (s.a), Resulullah'a bir parça ekmek getirdi ve ekmeği ona uzattı. Resulullah (s.a.a) "Nedir bu?" diye sorduğunda Fatıma: "Çocuklarım için pişirdiğim ekmeğin bir parçasını sana getirdim." dedi. Resulullah (s.a.a) (onu yiyerek) şöyle buyurdu: "Kızım, bu ekmek üç günden sonra babanın yediği ilk yiyecektir." [26] 6. Bölüm
Resul-i Ekrem’in (s.a.a) Yolculuğa Çıktığında En Son Vedalaştığı Ve Yolculuktan Döndüğünde İlk Görüştüğü Kimsenin Hz. Fatıma Olduğuna Dair
1-Ebu Davud, kendi Sahih'inde, Resulullah'ın (s.a.a) hizmetkârı Sevban'dan şöyle naklediyor: "Resulullah (s.a.a) yolculuğa çıktığında, ailesinden en son görüştüğü kimse, Fatıma (s.a) olurdu; yolculuktan döndüğünde de ilk uğradığı kimse, yine Fatıma (s.a) olurdu…" [27]
Bu hadisi, Ahmed İbn-i Hanbel de kendi Müsned'inde, keza Beyhakî de kendi Sünen'inde nakletmiştir. 2- Zehebî, Müstedrek-üs Sahihayn'in hamişinde basılan "Telhis" adlı kitabında şöyle naklediyor: "Resulullah (s.a.a) savaşçılarla birlikte Medine'den çıkmak istediğinde en son vedalaştığı şahıs, Fatıma (s.a) olurdu; döndüğünde de görüştüğü ilk şahıs, yine o olurdu…" [28] 3- Yine Hakim, adı geçen kitapta İbn-i Ömer'den şöyle naklediyor: "Peygamber (s.a.a) yolculuğa çıktığı zaman en son görüştüğü şahıs, Fatıma (s.a) olurdu; yolculuktan döndüğünde de ilk görüştüğü şahıs, yine o olurdu."
Hakim bu hadisi başka bir senetle de nakletmiştir ve bu ikinci nakilde şunları da eklemiştir: "Resulullah (s.a.a) ona: "Babam ve annem sana feda olsun!" derdi." [29]
4- Yine Hakim mezkur kitabında, Ebu Sa'lebe'den neklediyor ki: "Resulullah (s.a.a) savaş veya yolculuktan döndüğünde, mescide gider ve orada iki rekât namaz kılardı; sonra Fatıma'yı görmeye giderdi ve daha sonra hanımlarının yanına gelirdi." [30]
Hakim bu hadisin senedinin sahih olduğunu söylemiştir. Önceki bölümde Ebu Sa'lebe'nin hadisi genişçe geçti. 5- İbn-i Hacer, es-Savaik-ul Muhrika'da, Ahmed (İbn-i Hanbel) ve diğerlerinin şu hadisi zikrettiklerini kaydetmiştir (İbn-i Hacer hadisi özetleyerek nakletmiştir): Resulullah (s.a.a) yolculuktan döndüğünde, Hz. Fatıma'yı (s.a) görmeye gider ve uzun süre onun yanında kalırdı. Bir defasında Hz. Fatıma (s.a) iki gümüş bilezik, bir kolye, bir küpe takmış ve kapısına da perde asmıştı. Resulullah (s.a.a) her zamanki gibi onu görmeye geldi; ama yanından ayrıldığında rahatsız olduğu yüzünden belli oluyordu. Gelip minberinin üzerinde oturdu. Fatıma (s.a), süslendiği ve zinet eşyaları taktığından dolayı Resulullah'ın (s.a.a) rahatsız olduğunu anladı. Bu yüzden onları çıkarıp Allah yolunda harcaması için Resulullah'a gönderdi. Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Babası feda olsun ona; (yapması gerekeni) yaptı." Bu sözü üç defa tekrarladı ve buyurdu ki: "Dünya Muhammed ve Âl-i Muhammed'e yakışmaz. Eğer dünyanın Allah yanında bir sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, hiçbir kafire ondan bir yudum su bile içirmezdi." Sonra kalkıp Fatıma'nın (s.a) yanına gitti.
İbn-i Hacer demiştir ki: Ahmed İbn-i Hanbel kitabında şunu da eklemiştir: Peygamber (s.a.a) Sevban'a, o zinet eşyalarını ashabından birilerine vermesini ve Fatıma'ya Yemen kumaşından bir gerdanlık ve fil dişinden yapılmış iki bilezik almasını emretti ve buyurdu ki: "Bunlar benim Ehl-i Beyt'imdir ve ben bunların kendi zevklerini dünya hayatında yaşayıp bitirmelerini istemiyorum." [31]
7. Bölüm
Hz. Fatıma'nın (s.a) Ev İşlerini Görmesi Ve Resulullah'ın (s.a.a) Ona Tesbihi Öğretmesine Dair 1- Buhârî Hz. Ali'den (a.s) naklediyor ki: Fatıma (s.a) el değirmenini çevirmekten dolayı rahatsız olmuştu. (O sıralarda) Resulullah'ın (s.a.a) yanına bir cariye getirmişlerdi. Hz. Fatıma, Resulullah'ı görmek için evinden çıktı, ama onu bulamadı. Aişe'yi görünce durumu ona anlattı. Resulullah (s.a.a) geldiğinde Aişe, Fatıma'nın geldiğini ona haber verdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.a) bizim yanımıza geldi. Biz bu sırada yatakta idik; kalkmak istedim, ama o, "Yerinizde durun!" buyurdu. Sonra gelip ikimizin arasında oturdu. Öyle ki ayaklarının soğukluğunu göğsümün üzerinde hissediyordum. Ve buyurdu ki: "İstediğinizden daha hayırlı olan bir şeyi size öğretmemi istemez misiniz? Yatarken 34 defa tekbir getirin (Allah-u Ekber deyin), 33 defa Sübhanellah ve 33 defa da Elhamdulillah söyleyin! Bu sizler için cariyeden daha iyidir." [32]
Buhârî, bu hadisi Sahih'inin diğer bir babında da nakletmiştir. Yine bu hadisi, Müslim ve Ebu Davud da kendi Sahih'lerinde nakletmişlerdir.
2- Ebu Davud, Ebu-l Verd İbn-i Semame'den nakletmiştir ki, Hz. Ali (a.s) İbn-i A’bed'e şöyle buyurdu: “Acaba kendim ve Resulullah'ın kızı Fatıma ile ilgili sana bir şey anlatayım mı?” Sonra şöyle buyurdu: “Resulullah'ın (s.a.a) en çok sevdiği şahıs Fatıma idi. O benim evimde bulunduğu sırada el değirmenini çevirmekten elleri nasır bağlamıştı. Tulum ile su taşımaktan boynunda iz kalmıştı. Evi sürekli süpürdüğünden elbiseleri tozlanıyor ve ocağın ateşini yakmaktan elbisesi siyahlaşıyordu. O bu işler neticesinde rahatsız olmuştu. (Bu sıralarda) Resulullah'ın (s.a.a) yanına bir köle getirdiklerini duyduk. Fatıma'ya: “Babanın yanına gidip sana bir hizmetçi vermesini istemez misin?” (Fatıma bu iş için Peygamberin bulunduğu yere) gitti, ama Resulullah konuşuyordu; utanıp (sözünü söylemeden) geri döndü.
Ertesi gün biz yatakta bulunduğumuz halde Resulullah (s.a.a), yanımıza geldi ve Fatıma'nın başı ucunda oturdu. Fatıma babasından utanarak başını yorganın altına soktu. Sonra Peygamber (s.a.a) buyurdu ki: “Âl-i Muhammed'in, dünkü isteği ne idi?” Fatıma susup bir şey söylemedi.
Ben dedim ki: "And olsun Allah'a ben sana söyleyeceğim, ey Allah'ın Resulü! Bu (kızınız), benim evimde el değirmeni çevirmesi yüzünden eli nasır bağlamıştır; tulum ile su taşıması neticesinde boynunda iz kalmıştır; evi süpürmesi elbiselerini tozlandırmıştır; ocak yakması yüzünden elbiseleri siyah olmuştur; biz senin yanına bir köle veya hizmetçi getirdiklerini öğrendik (bu yüzden) ben ona: "babandan sana bir hizmetçi vermesini iste" dedim.
Sonra Ebu Davud Resulullah'ın (s.a.a), Hakem'in hadisinde yer aldığı bir şekilde ona cevap verdiğini söylemiştir. Ebu Davud'un, Hakem'in hadisindeki mazmundan maksadı, bizim bu hadisden önce Buhârî ve Müslim'den naklen zikrettiğimiz hadiste geçen cevaptır. Yani Resulullah (s.a.a) cevapta buyurdu ki: "İstediğinizden daha hayırlı olan bir şeyi size öğretmemi istemez misiniz…?" [33]
Bu hadisi Ebu Nuaym da "Hilyet-ül Evliyâ" adlı eserinde özetle nakletmiştir.
3- Ebu Nuaym, Hilyet-ül Evliyâ kitabında Züheri'den nakletmiştir ki: Resulullah'ın (s.a.a) kızı Fatıma o kadar el değirmeni ile buğday öğüttü ki, elleri kabararak nasır bağladı ve el değirmeninin izi onun elinde kaldı. [34]
4- Ahmed İbn-i Hanbel, Enes İbn-i Malik'den şöyle rivayet etmiştir: Bilal, bir gün sabah namazına geç geldi. Resulullah (s.a.a) ona: "Neden geç kaldın?" diye sordu. O şöyle dedi: Fatıma'nın yanından geçiyordum, onun (el değirmeni ile) buğday öğütmekle meşgul olduğunu ve çocuğunun ağladığını gördüm; ona dedim ki: "Eğer istersen ben el değirmenini çevireyim, sen çocuğu susturmaya bak; veya istersen, ben çocuğu susturayım, sen değirmeni çevir."
Hz. Fatıma: "Ben çocuğuma senden daha şefkatliyim…" dedi. Bu yüzden, geç kaldım." Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Sen ona merhamet etmişsin, Allah da sana merhamet etsin" [35] 5- Kenz-ül Ummâl'da Cabir'den şöyle rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.a) Fatıma'nın deve tüyünden bir abâya bürünüp buğday öğüttüğünü gördü. Resulullah (s.a.a) bu durumu görünce ağlamaya başladı ve şöyle buyurdu: "Ey Fatıma, dünyanın acılarına sabret ki, yarın ahiretin bol nimetlerine kavuşasın." (Bunun üzerine) şu ayet nazil oldu : "Ve elbette yakında Rabbin, öyle şeyler verecek ki sana, sonunda râzı olacaksın." [36]
Kenz-ül Ummâl'ın sahibi şöyle yazmıştır: "İbn-i La'l, İbn-i Murdeveyh, İbn-ün Neccar ve Deylemî de bu hadisi zikretmişlerdir."
Keza Suyutî "ed-Dürr-ül Mensur" adlı eserinin Duha suresinin tefsiri bölümünde bu hadisi nakletmiş ve bu hadisi, Asakirî'ninde "Mevâiz" adlı eserinde kaydettiğini bildirmiştir.
8. Bölüm
Hz. Peygamberin (s.a.a) Fedek’i Fatıma’ya (a.s) Verdiğine Dair 1- Suyutî “ed-Dürr-ül Mensûr” adlı tefsirinde “Akrabanın hakkını ver” ayetinin açıklamasında yazmıştır ki: Bezzaz ve Ebu Ye’lâ ve İbn-i Ebu Hatem ve İbn-i Murdeveyh, Ebu Said el-Hudrî’den şöyle rivayet etmişlerdir: ‘Ve ati Ze’l-kurba hakkahu’ (Ve akrabalarının hakkını ver) [37] ayeti nazil odluğunda Resulullah (s.a.a) Fatıma’yı çağırdı ve Fedek (arazisin)’i ona verdi.”
Sonra Suyutî demiştir ki: İbn-i Murdeveyh İbn-i Abbas’tan şöyle rivayet etmiştir.
“Ve akrabalarının hakkını ver” ayeti nazil olduğunda Resulullah (s.a.a) Fedek’i Fatıma’ya (selâmullahi aleyha) hediye etti. [38]
2- Heysemî de, Mecma-üz Zevâid’de, Ebu Said’den şöyle rivayet etmiştir ki:
“Akrabalarının hakkını ver” ayeti nazil olduğunda Hz. Resulullah (s.a.a) Fatıma’yı (s.a) çağırdı ve Fedek’i ona verdi.
Heysemî bu hadisi Taberanî’nin de naklettiğini zikretmiştir. Aynı hadisi Zehebî de “Mizan-ül İ’tidal”da nakletmiş ve sahih olduğunu söylemiştir. [39]
3- Muttaki Kenz-ül Ummâl’da Ebu Said’den nakletmiştir ki: “Akrabalarının hakkını ver” ayeti indiğinde, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Fatıma, Fedek senindir.” Muttaki, Hakim’in de kendi Tarih’inde, aynı şekilde İbn-i Neccar’ın da bu hadisi rivayet ettiklerini kaydetmiştir. [40] 9. Bölüm
Hz. Fatıma'nın (s.a) Kadınların En Üstünü Olduğuna dair 1- Buharî Aişe’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Fatıma, (selâmullahi aleyha) Peygamberin (s.a.a) yürüyüşüne benzer bir yürüyüşle geldi; Peygamber (s.a.a) (onu görünce) dedi ki: “Hoş geldin, kızım Fatıma.” Sonra Fatıma’yı kendi sağ veya sol yanında oturttu ve ona gizlice bir şey söyledi. Fatıma ağlamaya başladı. Ben: “Neden ağlıyorsun.?” diye sordum. Sonra (Resulullah yine) gizlice ona bir şey söyledi. (Bu defa) Fatıma güldü.
Ben: “Bu güne kadar böylesine üzüntüyle iç içe olan bir sevinç görmemiştim!” dedim ve Resulullah’ın ne söylediğini sordum. Fatıma: “Ben Resulullah’ın (s.a.a) sırrını açıklayacak değilim.” diye cevap verdi.
Resulullah (s.a.a) vefat ettikten sonra (tekrar aynı soruyu) sordum. O şöyle cevap verdi: “Resulullah gizlice bana buyurdu ki: “Cebrâil yılda sadece bir defa Kur’an’ı bana sunuyordu. Ama bu yıl iki defa sundu. Ben bu olay için ecelimin yetiştiğinden başka bir sebep görmüyorum. Ve sen Ehl-i Beyt’in arasında bana kavuşacak ilk şahıssın.” (Bunları duyunca ağladım.)
Sonra buyurdu ki: “Acaba cennet hanımlarının seyyidesi (en üstünü) veya müminlerin hanımlarının seyyidesi olmak seni hoşnut etmez mi?” Bunu duyunca da güldüm."
Ahmed İbn-i Hanbel kendi Müsned’inde bu hadisi zikretmiştir. Ancak “cennet hanımlarının seyyidesi (en üstünü)” yerine “bu ümmetin hanımlarını veya müminlerin hanımlarının seyyidesi” tabirini rivayet etmiştir.
İbn-i Sa’d da bu hadisi “Tabakat” adlı eserinde zikretmiş ve yukarıdaki tabiri “bu ümmetin hanımlarının veya her iki alemin (dünya ve ahiretin) hanımlarının seyyidesi (en üstünü)” olarak rivayet etmiştir. İbn-i Esir de Usd-ul Gabe’de aynı hadisi “her iki alemin hanımlarının seyyidesi” tabiriyle, Nesâi ise aynı Ahmed İbn-i Hanbel’in Müsned’inde olduğu gibi rivayet etmiştir. [41]
2- Buharî kendi Sahih’inde Aişe’den nakletmiştir ki: Biz Peygamberin (s.a.a) hanımları, topluca Peygamberin (s.a.a) yanında bulunuyorduk. Fatıma (selâmullahi aleyha) tıpkı Resulullah (s.a.a) gibi yürüyerek geldi. (Resulullah) onu görünce “Hoş geldin kızım” dedi; sonra onu sağ veya sol yanına oturttu ve ona gizlice bir şey söyledi; Fatıma şiddetle ağlamaya başladı. Resulullah, Fatıma’nın üzüntüsünü görünce ona tekrar gizlice bir şey söyledi. Bu defa Fatıma güldü. Ben Fatıma’ya dedim ki: “Ben Peygamberin hanımlarının içinde bulunuyorum. Resulullah (s.a.a) bizlerden hiçbirine söylemediği sırrını sana söyledi; sen ise (sevineceğine) ağladın.” Resulullah (s.a.a) oradan kalkıp gidince ben, Peygamberin onun kulağına ne söylediğini sordum. Fatıma: “Ben Resulullah’ın sırrını açıklayacak değilim.” dedi. Resulullah vefat ettikten sonra Fatıma’dan Allah aşkına o sözü bana söylemesini rica ettim.
Fatıma: “Şimdi söylerim” dedi ve şöyle devam etti: “Birinci defa kulağıma, Cebrail’in her yıl bir defa ama bu yıl iki defa Kur’an’ı kendisine sunduğunu ve bunun da ancak ecelinin yakınlaştığı için olacağına inandığını söyledi ve dedi ki: “Allah’tan kork ve sabırlı ol, ben senin için iyi bir selefim.” Bunun üzerine gördüğün gibi ağladım. Üzüntümü görünce ikinci defa kulağıma şu cümleyi söyledi: “Ey Fatıma, acaba müminlerin hanımlarının veya bu ümmetin hanımlarının seyyidesi (en üstünü) olmaktan dolayı sevinmez misin?" Bu hadisi Müslim, Sahih’inde, Fatıma’nın faziletleri babında rivayet etmiştir. Müslim’in rivayetinin sonunda “ailemin içerisinde bana en çabuk kavuşacak olan sensin” cümlesi de bulunmaktadır. Aynı hadisi, Müslim kitabının başka bir yerinde eksiz olarak nakletmiştir. İbn-i Mace de bu hadisi kendi Sahih’inde aynı fazlalık ile birlikte nakletmiştir. Aynı hadisi Ebu Davud Teyalisi de kendi Müsned’inde ve Ebu Nuaym, Hilyet-ül Evliyâ’da müsnet olarak rivayet etmişlerdir: Bu ikisinin naklindeki tabir şöyledir: “...Alemlerin hanımlarının veya bu ümmetin hanımlarının seyyidesi (en üstünü)...” Tahavi’de aynı hadisi Müşkil-ül Asar’da iki senetle rivayet etmiştir. Nesaî de bu hadisi “Hasâis” adlı eserinde rivayet etmiştir. Nesaî’nin naklindeki tabir ise şöyledir: “...Bu ümmetin hanımlarının en üstünü olmak seni sevindirmez mi?” [42]
3- Tirmizî, Huzeyfe’den şöyle rivayet etmiştir: Annem, benden: “Son görüşmen ne zaman oldu?” diye sordu. Ben: “Falanca günden şimdiye kadar (kendisini ziyaret etmemişim)” dedim. Maksadı Peygamber (s.a.a) ile görüşmemdi. Bu yüzden bana kızdı. Bunun üzerine ben: “Akşam Resulullah’ın (s.a.a) yanına gidip akşam namazını onunla kılayım ve ondan bizim için mağfiret dilemesini isteyeyim.” dedim. Gidip akşam namazını Peygamber (s.a.a) ile kıldım; Resulullah yatsı namazını kılıncaya dek namaz kılmakla meşgul oldu. Yatsıdan sonra da yine nafile namazı kıldı. Ben de Peygambere (s.a.a) bakarak namaz kılmakla meşgul oldum. O benim sesimi duyunca: “Kimsin, Huzeyfe misin?” dedi. “Evet” dedim. Buyurdu ki: “İsteğin nedir?” Allah seni ve anneni bağışlasın.” Sonra sözlerine devam ederek: “Bu (gördüğüm) melek, bu geceden önce yeryüzüne asla inmemiş olan bir melektir. O, Rabbinin selamını bana ulaştırmak ve Fatıma’nın cennet hanımlarının en üstünü, Hasan ve Hüseyin’in cennet gençlerinin efendileri olduğunu müjdelemek için gelmiştir."
Bu hadisi Hakim de Müstedrek-üs Sahihayn’de muhtasar olarak iki senetle nakletmiş ve ikinci senedin sahih olduğunu sözlerine eklemiştir.
Yine Ahmed İbn-i Hanbel bu hadisi Müsned’inde, Ebu Nuaym Hilyet-ül Evliyâ’da, İbn-i Esir Üsd-ül Gabe’de ve Muttaki Kenz-ül Ummâl’da nakletmiştir. Muttaki bu hadisi kitabının dört yerinde zikretmiştir. Birinci yerde Ruyani ve İbn-i Habban’ın da bu hadisi Sahihler’inde Huzeyfe tarikiyle rivayet ettiklerini kaydetmiştir. İkici yerde bu hadisi İbn-i Asakir’in Huzeyfe’den naklettiğini, üçüncü yerde İbn-i Cerir’in Huzeyfe’den naklettiğini ve dördüncü yerde yalnız Hz. Fatıma’ya ait bölümü zikredip bu hadisi İbn-i Şeybe’nin naklettiğini kaydetmiştir.[43]
4- Hakim Müstedrek-üs Sahihayn’de Aişe’den naklen şöyle yazıyor: Resulullah, (s.a.a) vefatıyla sonuçlanan hastalığında buyurdu ki: “Ey Fatıma! Acaba alemlerin kadınlarının en üstünü, bu ümmetin hanımlarının büyüğü ve müminlerin hanımlarının büyüğü olman seni hoşnut etmez mi?” [44] 5- Ebu Nuaym Hilyet-ül Evliyâ’da İmran İbn-i Hasın’den naklen kaydetmiştir ki: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: “Fatıma rahatsızdır onun ziyaretine gelmiyor musunuz?” “Gidelim” dedim. Hareket edip Hz. Fatıma’nın (evinin) kapısına ulaştık; Resulullah selam verdi ve: “Yanımdaki ile birlikte içeri girebilir miyiz?” diyerek izin istedi.
Fatıma “Evet, ama yanınızda olan kimdir? Allah’a yemin ederim ki abâdan başka bir şey üzerimde yoktur.” Resulullah (s.a.a), o abâyla kendini böyle - şöyle ört diyerek onunla kendisini nasıl örteceğini tarif etti. Sonra Fatıma “Allah’a yemin ederim ki, baş örtüm de yoktur.” dedi.
Resulullah (s.a.a) üzerinde bulunan bir parçayı verdi ve buyurdu: “Bununla başını ört.” Sonra Fatıma eve girmemize izin verdi ve biz içeri girdik. Resulullah (s.a.a) “Durumun nasıldır?” diye sorunca, Fatıma: “Bedenim rahatsızdır; üstelik yiyecek bir şey de yoktur.” dedi.
Resulullah buyurdu ki: “Acaba alemlerin hanımlarının en üstünü olmak seni hoşnut etmez mi?
Fatıma: “Peki İmran kızı Meryem nasıl?” diye sordu. Resulullah: “O kendi zamanının (döneminin hanımlarının büyüğü ve sen de kendi döneminin kadınlarının en üstünüsün; bil ki andolsun Allah’a seni dünya ve ahirette efendi (ulu) olan birisiyle evlendirmişim.
Bu hadisi Tahavi Müşkül-ül Asar’da nakletmiştir. O bu hadisin sonunda şu cümlenin de yer aldığını kaydetmiştir: “(Hz. Ali’ye) Münafıktan başkası düşman olmaz.” Bu hadisi Muhibbuddin Taberî, Zehair’de zikretmiştir ve sonundaki ilavesiyle birlikte, Hafız Ebu-l Kasım Dimeşki’nin de naklettiğini kaydetmiştir. [45]
6- Ebu Nuaym, Cabir İbn-i Semure’den naklen şöyle zikretmiştir: Resulullah (s.a.a) gelip bizim yanımızda oturdu ve şöyle buyurdu: “Fatıma hastadır.” Orada bulunanlar: “Ziyaretine gidelim.” dediler. Kalkıp Fatıma’nın (s.a) evine doğru hareket ettiler. Fatıma’nın evinin kapısı açıktı. Peygamber, yüksek sesle “Kendini iyice ört, bir grup ziyaretine gelmiştir” buyurdu. Fatıma: “Ey Resulullah, üzerimde abâdan başka bir örtü yoktur.” dedi. Bunun üzerine Resulullah abasını çıkarıp kapının arkasından Fatıma’ya doğru attı ve: “Bununla başını ört” dedi. Sonra Resulullah içeri girdi ve onun arkasından da diğerleri girdiler. Biraz oturduktan sonra kalkıp gittiler; sonra ziyarete gelen adamlar: “Allah’a andolsun, Peygamberimizin (s.a.a) kızının bu durumu (bu kadar fakir olması) hayret verici!” dediler. Resulullah (s.a.a) (bunu duyunca) şöyle buyurdu: “O kıyamet günü bütün hanımlardan daha üstün makama sahiptir." [46] 7- Nesaî Hasais’de kendi senediyle Ebu Hüreyre’den şöyle nakletmiştir:
(Yazın) Uzun günlerinden birinde Resulullah (s.a.a) bizim yanımıza geç geldi. Akşam bizlerden biri: “Ya Resulullah, bu gün seni görmememiz bize ağır geldi” dedi. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Şimdiye kadar beni ziyaret etmemiş olan bir melek Allah’tan izin alıp (bugün) benim yanıma geldi. O bana kızım Fatıma’nın ümmetimin kadınlarının en üstünü ve Hasan ile Hüseyin’in cennet gençlerinin efendileri olduklarını müjdeledi.” [47]
Muttaki de bu hadisi Kenz-ül Ummâl’da zikretmiş ve Taberanî ve İbn-i Neccar’ın bu hadisi Ebu Hüreyre’den naklettiklerini kaydetmiştir.
8- Muttaki Kenz-ül Ummâl’dan Aişe’den şöyle rivayet etmiştir: Resulullah (s.a.a) vefatıyla sonuçlanan hastalığı (ölüm hastalığı) sırasında: “Kızım Fatıma yanıma gel.” diye buyurdu... Resulullah bir süre onunla gizlice konuştu. Fatıma ondan ayrıldığında ağlıyordu; ben de orada idim. Sonra tekrar Resulullah (s.a.a) Fatıma’ya: “Yanıma gel.” dedi. Fatıma da onun yanına yaklaştı ve Resulullah tekrar ona gizlice bir şey söyledi. Bu defa Fatıma ayrıldığında gülüyordu.
(Aişe diyor ki:) Ben ona “Ey Allah’ın Resulü’nün kızı, baban sana gizli olarak ne söyledi?” diye sordum. Fatıma: “Resulullah’ın bana gizlice söylediği sırrını o hayatta iken sana açacağımı mı zannettin!” dedi. Bu durum, yani Resulullah’ın sırrını Aişe’den gizlemesi Aişe’ye çok ağır geldi.
Resulullah (s.a.a) vefat ettiğinde Aişe: “Mevzuu bana bildirir misin?” diyerek Fatıma’dan (s.a) Resulullah’ın ona gizlice buyurduğu sözü sordu.
Fatıma: “Şimdi olur” diyerek şöyle devam etti: "Peygamber ilk önce buyurdu ki: “Cebrail her yıl Kur’an’ı bana bir defa sunuyordu. Ama bu yıl iki defa sundu ve bana bildirdi ki her peygamber ancak bir önceki peygamberin ömrünün yarısı kadar yaşar. Hz. İsa (a.s) yüz yirmi yıl yaşamıştır ve ben altmış yaşımı geçtiğimi biliyorum.”
Resulullah bunları söyleyince ben ağladım. Yine buyurdu ki: “Kızım, müminlerin kadınlarından hiçbirinin musibeti seninki gibi büyük olmayacaktır; bu yüzden senin sabrın hiçbir kimseden az olmamalıdır.”
İkinci defa ise bana gizlice Ehl-i Beyt’ten ona kavuşacak ilk şahsın ben olduğumu bildirdi ve buyurdu ki: “Sen cennet hanımlarının en üstünüsün.” [48]
Kenz-ül Ummâl’ın sahibi bu hadisi, İbn-i Asakir’in naklettiğini kaydetmiştir.
9- Hakim Müstedrek-üs Sahihayn’de kendi senediyle Aişe’den, Resulullah’ın (s.a.a) kızı Fatıma’ya şöyle dediğini nakletmiştir: "Sana müjde veriyorum ki ben, Resulullah’tan (s.a.a) şöyle duydum: “Cennet hanımlarının üstünleri şu dört hanımdır: İmran kızı Meryem, Resulullah’ın (s.a.a) kızı Fatıma, Huveylid kızı Hatice ve Asiye.” [49]
10- Muttaki Kenz-ül Ummâl’da Hz. Ali’den (a.s) şöyle rivayet etmiştir: Peygamber (s.a.a) Fatıma’ya (s.a): “Cennet hanımlarının en üstünü olman ve iki çocuğunun da cennet gençlerinin efendisi olması seni hoşnut etmez mi?” dedi. [50] Muttaki, bu hadisi, Bezzaz’ın da rivayet ettiğini kaydediyor. 11- Muttaki, kitabının başka bir yerinde ise yukarıdaki hadisi şöyle naklediyor: "Ey Fatıma, herkesten önce İslam’ı kabul eden ve bütün Müslümanların en bilgini olan birisiyle evlendirmem seni hoşnut etmez. mi? Gerçekten sen benim ümmetimin kadınlarının en üstünüsün, nasıl ki Meryem kendi kavminde üstünlük kazandı. Ey Fatıma, Allah yeryüzü halkına nazar eyledi ve onlardan iki kişiyi seçti. Bunlardan birinin senin baban ve diğerinin de senin kocan olmasına sevinmiyor musun?" [51]
Muttaki, bu hadisi Hakim, Taberanî ve Hatib’in de rivayet ettiklerini kaydetmiştir. 12- Zehair-ül Ukbâ kitabının sahibi, İbn-i Abbas’tan Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Dört kadın kendi dönemlerinin hanımlarının en üstünleridir. İmran kızı Meryem, Mezahim kızı Asiye, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a) kızı Fatıma. Ve onların en bilgilisi Fatıma (s.a)dır."
Ebu Nuaym, bu hadisi Hafız Sakafi el-İsfahanî’nin rivayet ettiğini kaydetmiştir.
Bu hadisi Suyutî de ed-Dürr-ül Mensur’da; “Ve iz kalet-il melaiketu ya Meryem-u innellahe-stafaki ve tahhereki ve’s-tafaki ala nisa-il alemin” [52] ayetinin tefsirinde zikretmiştir.
Bu hadisi İbn-i Asakir’in Mukatil’den, onun da Dahhak’tan ve onun da İbn-i Abbas’tan naklettiğini kaydetmiştir. [53] 13- Hakim, Müstedrek-üs Sahihayn’de kendi senediyle İbn-i Abbas’tan naklediyor ki: Resulullah (s.a.a) bir defasında dört çizgi çizerek (ashabından): “Bunların ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sorudu. Ashap: “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” diye cevap verdiler. Hz. Peygamber (s.a.a) buyurdu ki: “Cennet kadınlarının en faziletleri olan Huveylid kızı Hatice, Muhammed (s.a.a) kızı Fatıma, İmran kızı Meryem ve Mezahim kızı Asiye'dirler....”
Hakim bu hadisin senedinin sahih olduğunu kaydetmiştir. Yine bu hadisi kitabının diğer yerlerinde de sahih senetlerle İbn-i Abbas’tan nakletmiştir.
Ayrıca bu hadisi Ahmed İbn-i Hanbel de kendi Müsned’inde çeşitli senetlerle İbn-i Abbas’tan rivayet etmiştir. Yine İbn-i Abdulbirr aynı hadisi “el-İstiâb” adlı kitabında iki senetle zikretmiştir. Yine bu hadisi Suyutî “ed-Dürr-ül Mensur” adlı tefsirinde; “Ve zarebellah-u meselen lillezîne amenu-mereete Fir’avn’e” [54] ayetiyle ilgili olarak zikretmiştir. Suyutî bu hadisi Taberanî’nin de rivayet ettiğini kaydetmiştir. Keza aynı hadisi İbn-i Esir, Üsd-ül Gabe’de zikretmiştir ve keza Muhibbuddin Taberî de Zehair’de naklederek, Ahmed ve Ebu Hatim’in de bu hadisi zikrettiklerini kaydetmişlerdir. Yine aynı hadisi İbn-i Hacer el-İsabe’de zikretmiş ve aynı sayfada Aişe’den şöyle bir hadis de rivayet etmiştir:
Ben babasından (Hz. Muhammed’den -s.a.a-) başka Fatıma’dan (s.a) daha faziletli olan birisini görmedim. Yine aynı hadisi Ebu Amr el-İstiâb’ında ve Heysemî de, Mecma’inde zikretmişlerdir. Heysemî söz konusu hadisi, Ahmed, Ebu Ye’lâ ve Taberanî’nin de naklettiklerini kaydederek onun senedinin sahih olduğunu söylemiştir. Bu hadisi Tahavi de Müşkil-ül Asar’da rivayet etmiştir. Yine mezkur hadisi, Askalanî Feth-ül Bârî’de nakletmiş ve şöyle demiştir: “Bu hadis, Taberanî’nin el-Evsat’ında Ebu Hüreyre yoluyla naklettiği bir hadisle ve keza Ahmed’in Ebu Said vasıtasıyla naklettiği başka bir hadisle de desteklenmektedir”. Ayrıca kitabının 282. sayfasında da kaydetmiştir ki: “Nesaî sahih senetle İbn-i Abbas’tan: “Cennet hanımlarının en faziletlileri Hatice, Fatıma, Meryem ve Asiye’dir.” diye bir hadis nakletmiştir.” [55]
14- İbn-i Abdülbirr, iki senetle Ebu Hüreyre’den rivayet etmiştir ki: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Alemlerin kadınlarının en iyileri dört kadındır: İmran kızı Meryem, Mezahim kızı Asiye, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a) kızı Fatıma."
Bu hadisi Heysemî de Mecma-üz Zevâid’de ve Sa’lebi, Kasas-ul Enbiya’da zikretmişlerdir. Bu ikisinin nakillerinde tabir yönünden az bir farklılık vardır, ama mana aynıdır. [56] 15- Muttaki, Kenz-ül Ümmal’da Resulullah’tan (s.a.a) şöyle rivayet etmiştir: "Sizin erkekleriniz arasında en üstün olan Ali, gençleriniz arasında en üstün olan Hasan ile Hüseyin ve kadınlarınız arasında en üstün olan Fatıma’dır." [57]
Hatib-i Bağdadî de bu hadisi rivayet etmiştir. 16- Menavi, Feyz-ül Kadir’de Haris İbn-i Ebu Üsame yoluyla Urve b. Zübeyr’den rivayet ediyor ki: "Hatice kendi döneminin (aleminin) hanımlarının en iyisi idi. Meryem de kendi döneminin (aleminin) kadınlarının en iyisi idi ve Fatıma da kendi döneminin (aleminin) kadınlarının en iyisidir." [58] 17- İbn-i Cerir kendi tefsirinde Enes İbn-i Malik’den naklediyor ki: "Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Alemlerin kadınlarının en iyileri (ve faziletlileri) dört kişidir: İmran kızı Meryem, Mezahim kızı ve Firavun’un hanımı Asiye, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a) kızı Fatıma." [59]
18- Tirmizî, Enes’ten naklen rivayet etmiştir ki Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Bütün insanlar içerisinde fazilet hususunda şu dört kadını bilmen yeter: İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice, Muhammed (s.a.a) kızı Fatıma ve Firavun’un hanımı Asiye."
Bu hadisi Hakim Müstedrek-üs Sahihayn’de iki senetle rivayet etmiştir ve ikinci senetten sonra “Bu hadis Şeyheyn’in (Buhârî ve Müslim’in) şartına göre sahihtir” demiştir. Yine Ahmed İbn-i Hanbel, kendi Müsned’inde ve Ebu Nuaym, Hilyet-ül Evliyâ’da ve Tahavî, Müşkil-ül Asar’da bu hadisi nakletmişlerdir. Hatib Bağdadî de kendi Tarih’inde iki senetle bu hadisi zikretmiştir. Bu iki rivayette hadis şöyledir: “Alemlerin hanımlarının en hayırlısı dört şahıstır...” İbn-i Esir de hadisi bu şekilde zikretmiştir. İbn-i Hacer de bu hadisi Tehzib-üt Tehzib’de Şa’bi yoluyla Cabir’den merfu’ olarak nakletmiştir. İbn-i Abdülbirr de bu hadisi el-İstiâb’ında iki yolla rivayet etmiştir, onların birinde şu tabir yer almıştır: “Alemdeki kadınların en hayırlısı...” Yine aynı hadisi Muttaki, Kenz-ül Ümmal’da zikret-miştir ve İbn-i Habban’ın da bu hadisi rivayet ettiğini kaydetmiştir. Yine bu hadisi Fahr-i Razî de kendi tefsirinde; “Ve iz kalet-il melaiket-ü ya Meryem-u...” [60] ayetinden sonra zikretmiştir. Yine aynı hadisi Suyutî ed-Dürr-ül Mensru’da; Ve iz kalet’il melaiket-ü... ayetinin tefisiri bölümünde nakletmiştir. Suyutî bu hadisi İbn-i Habban’ın da naklettiğini kaydediyor. [61]
19- İbn-i Cerir Taberî, kendi Tefsir’inde kendi senediyle Katade’den naklediyor ki: "Allah’ın Peygamberi’nin şöyle söylediği bize rivayet edilmiştir.
Alemlerin kadınları arasında örnek olarak: İmran kızı Meryem, Firavun’un hanımı Asiye, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a) kızı Fatıma’yı sayman yeter." [62]
20- Yine Taberî kendi Tefsir’inde kendi senediyle Ebu Musa Eş’arî’den nakletmiştir ki, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Erkeklerden birçokları kamil oldular. (İnsanlığın en yüksek mertebesine ulaştılar) Ama kadınlardan Meryem, Firavun’un hanımı Asiye, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a) kızı Fatıma’dan başkası kamil olmamıştır."
Bu hadisi Zemahşeri, Keşşaf’da, Tahrim suresinde yer alan “...elletî ahsenet ferceha” [63] ayetinin tefsiri bölümünde rivayet etmiştir. Yine aynı hadisi Askalanî, Feth-ul Bari’de zikretmiştir. Askalanî, ayrıca bu hadisi Taberani’nin ve Sa’lebi’nin de (kendi Tefsir’inde) naklettiklerini kaydediyor. [64]
21- Suyutî, ed-Dürr-ül Mensur’da Al-i İmran suresinde yer alan, “Ve iz kalet’il melaiket-ü ya Meryem-ü...” [65] ayetinin tefsiri bölümünün devamında İbn-i Murdeveyh’in Enes’ten şu hadisi naklettiğini zikrediyor: Enes, Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu söylemiş: "Allah Teala dört kadını, alemlerin kadınlarının hepsinden seçkin kıldı: (Bunlar) Mezahim kızı Asiye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a) kızı Fatıma’dır." [66]
10. Bölüm
Hz. Fatıma’nın (s.a) Bazı Kerametlerine Dair Sa’lebî, Kasas-ul Enbiya’da, Zemahşerî, Keşşaf’da “Kullema dehale aleyha Zekeriyya...” [67] ayetinin tefsirinde ve Suyutî, ed-Dürr-ül Mensur’da mezkur ayetin tefsirinde Ebu Ye’la vasıtasıyla Cabir’den şu rivayeti nakletmişlerdir. Sa’leb’inin nakline göre rivayetin metni şöyledir: "Abdullah İbn-i Hamit, Cabir İbn-i Abdullah’tan rivayet etmiştir ki: Resulullah (s.a.a) birkaç gün yemek yemeden geçirdi. Bu durumdan meşakkate düşen Resulullah (s.a.a) (bir şey bulmak için) hanımlarının evlerinde yiyecek bir şey aradı, ama bir şey bulamadı. Bunun üzerine Fatıma’nın (s.a) yanına gelip: “Kızım, yiyecek bir şeyin varsa getir yiyelim; ben acım” dedi. Fatıma: “Hayır, Allah’a andolsun (ki bir şey yoktur)...” diye cevap verdi. Hz. Resulullah (s.a.a) oradan ayrıldığında, Hz. Fatıma’nın komşusu iki tane ekmek ve biraz da et Hz. Fatıma’ya gönderdi. O da onları alıp bir kabın içerisine bırakıp üzerini örttü. Kendisi ve çocukları bir vâde yemeğe muhtaç olmalarına rağmen: “Resulullah’ı (s.a.a) kendim ve yanımdakilere tercih edeceğim” dedi.
Sonra, Hasan ve Hüseyin’i cedleri Resulullah’ın (s.a.a) peşi sıra gönderdi ve Resulullah geri döndü. Fatıma: “Çocuklarım sana feda olsun, Allah bize bir şey verdi ve ben onu senin için ayırdım.” dedi. Peygamber de (s.a.a): “Getir” diye buyurdu. Onu getirip üzerini açtığında kabın (ekmek ve et ile) dolu olduğunu gördü. Gördüğüne şaşırdı ve bunun Allah’ın bereketi olduğunu anladı. Bunun için Allah’a hamd edip Peygambere salavat getirdi.
Peygamber (s.a.a) “Bunu nereden elde ettin?” diye sorunca Fatıma: “Bu Allah’ın indinden (gelen) bir nimettir, Allah dilediğine hesapsız rızk verir” dedi. Resulullah da (s.a.a) Allah’a hamdederek şöyle buyurdu: “Hamd olsun Allah’a ki, seni, Beni İsrail’in kadınlarının en üstünü olana benzetmiştir. Ona da Allah güzel bir rızk verince eğer o rızktan sorulsaydı; Bu Allah’ın indindendir; gerçekten Allah dilediğine hesapsız rızk verir” derdi. Sonra Resulullah (s.a.a), Ali’yi (a.s) çağırdı. O da geldi. Resulullah (s.a.a), Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin ve Peygamberin bütün hanımları o yemekten doyuncaya kadar yediler. Ama kap yine olduğu gibi dolu kalmıştı.
Hz. Fatıma (s.a) demiştir ki: "Ben o yemekten bütün komşularıma da verdim. Allah ona bereket ve kalıcı bir hayır vermişti. Kaptaki yemeğin aslı, iki tane ekmek ve bir parça etten ibaretti, geri kalanı ise Allah’ın verdiği bereket idi."[68]
11. Bölüm
Fatıma'nın (a.s)' Allah'ın Seçkin Kıldığı Bir Kadın Olduğuna Dair
1- er-Riyaz-un Nazıra kitabının sahibi, Ebu Said'in "Şeref-ün Nübüvvet" adlı kitabında şu hadisi naklettiğini zikretmiştir: "Resulullah (s.a.a) Ali'ye (a.s) şöyle buyurdu: "Sana verilmiş olan üç özellik vardır ki onlar, (senden başka) hiç kimseye, hatta bana bile verilmemiştir: Sen benim gibi bir kayınpedere sahipsin; benim böyle bir kayınpederim yoktur; Fatıma gibi bir eşin var; benim eşim (fazilet yönünden) onun gibi değildir ve senin sulbünden Hasan ve Hüseyin gibi çocuklar vücuda gelmiştir; benim böyle çocuklarım yoktur, ama siz benden ve ben de sizdenim." [69]
2- Hatib-i Bağdadi, İbn-i Abbas yoluyla Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu naklediyor: "Ben, mi'rac gecesi cennetin kapısına şöyle yazılmış olduğunu gördüm: La ilahe illellah, Muhammed’un Resulullah, Aliyyun Habibullah (yani Ali Allah'ın mahbubudur) el-Hasan-u ve-l Hüseyin-u Safvetullah (yani Hasan ve Hüseyin Allah'ın seçkin kıldığı kimselerdir) Fatımet-u Hiyeretullah (yani Fatıma Allah'ın beğendiği bir şahıstır) Ala bağizihim la'netullah (yani onlarla düşmanlık yapana Allah'ın la'neti olsun)." [70]
12. Bölüm
Fatıma'nın (s.a) İnsanların En Doğru Konuşanı Olduğuna Dair 1- Hakim, Müstedrek-üs Sahihayn'de şöyle nakletmiştir: "Resulullah'ın kızı Fatıma'dan ne zaman söz açılsaydı Aişe: "Ben babası hariç, onun gibi doğru ve sarih konuşan birisini görmedim." derdi.
Hakim, bu hadisi Müslim'in sahih bildiğini kaydediyor. Yine bu hadisi İbn-i Abdülbirr, el-İstiâb kitabında zikretmiştir." [71]
2- Ebu Nuaym da Aişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Babası (Hz. Muhammed) hariç, Fatıma (s.a) gibi doğru konuşan birisini görmedim…" [72]
13. Bölüm
Peygamber (s.a.a)'ın, "Fatıma'nın (a.s) Çocuklarının Babası Benim…" diye Buyurduğuna Dair
1- Hakim Müstedrek-üs Sahihayn'de, Cabir'den naklen Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu yazıyor: "Her annenin çocukları, çocukların babasına nispet edilir; ancak Fatıma'nın iki oğlu (Hasan ve Hüseyin) hariç. Çünkü ben onların velisi ve nispet edilmeleri gereken babasıyım."[73]
Hakim, bu hadisin senedinin sahih olduğunu söylemiştir. 2 - Hatib-i Bağdadi, Tarih-i Bağdad'da iki senetle Hz. Hüseyin'in kızı Fatıma vasıtasıyla Resulullah'ın (s.a.a) kızı Hz. Fatıma'dan Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu naklediyor: "Adem oğullarının hepsi, baba tarafından olan akrabalarına nispet edilir; ancak Fatıma'nın evlatları hariç. Çünkü onların babası ve nispet edilmeleri gereken akrabaları benim." [74]
3 - Muttakî Kenz-ül Ummâl'da bu konuyla ilgili olarak üç hadis zikretmiştir. Bunlardan birincisi şöyledir: "Her kadının çocukları ancak baba tarafından olan yakınlarına ve ecdadına intisap eder; sadece Fatıma'nın evlatları hariç; çünkü ben onların velisi ve nispet edilmeleri gereken yakınıyım." [75]
İkinci Hadis: "Her annenin çocukları, babalarına ve baba tarafından olan ecdadına intisap eder; ancak Fatıma'nın evlatları hariç. Çünkü onların velisi ve nispet edilmeleri gereken yakınları benim." [76]
Muttaki bu iki hadisi Taberanî'nin Hz. Fatıma'dan rivayet ettiğini zikretmiştir.
Üçüncü Hadis: "Her kadının çocuklarının nispet edildiği yakınları, baba tarafıdır; sadece Fatıma'nın çocukları hariç. Çünkü onların nispet edilmeleri gereken yakınları ve onların babaları benim."
Bu hadisi Taberanî, Ömer'den nakletmiştir. 4 - Yine Kenz-ül Ummâl'da, Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Her babanın evlatları, baba tarafına intisap eder; Fatıma'nın çocukları hariç. Çünkü onların velisi ve babası benim; onlar benim toprağım ile yoğrulmuşlardır. Vay olsun, onların faziletlerini inkâr edenlere. Kim onları severse, Allah onu sever ve kim onlara buğzederse (onlara düşman olursa) Allah da ona buğzeder." [77]
Muttaki, bu hadisi İbn-i Asakir'den, o da Cabir'den o da Peygamberden (s.a.a) nakletmiştir.
5 - Heysemî, Mecma-üz Zevâid'de Fatımet-ul Kubra'dan rivayet etmiştir ki, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Her annenin çocukları, baba tarafına intisap eder; sadece Fatıma'nın çocukları hariç. Çünkü onların velisi benim ve intisap etmeleri gereken yakını, benim." [78]
Heysemî bu hadisi, Taberani ve Ebu Ye'lânın rivayet ettiğini kaydetmiştir.
6- Zehair-ül Ukbâ'da Ömer'den, Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Her babanın çocukları, baba tarafına intisap eder; sadece Fatıma'nın çocukları hariç. Çünkü onların babası ve intisap etmeleri gereken büyükleri benim." [79]
Müellif, bu hadisi Ahmed İbn-i Hanbel'in de Menakıb’ında rivayet ettiğini kaydetmiştir.
14. Bölüm
Hz. Mehdi'nin (a.f) Hz. Fatıma’nın (s.a) Soyundan Olduğuna Dair
1- Buhârî, Tarih-i Kebir’de kendi senediyle Peygamberin (s.a.a) zevcesi Ümmî Seleme vasıtasıyla, Peygamberden (s.a.a) şöyle rivayet etmiştir: "Mehdi haktır ve Fatıma’nın evlatlarındandır (Fatıma’nın evlatlarının soyundandır)." [80] Bu hadisi Hakim, Müstedrek-üs Sahihayn’de; Kuşeyri el-Harranî, Tarih-ür Rıkka’da ve İbn-i Mace, Siret-ül Mustafa’da rivayet etmiştir.
2- Ebu Davud, Sünen’inde kendi senediyle Ümmî Seleme’den rivayet etmiştir ki o şöyle diyordu: "Ben Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: "Mehdi, Fatıma’nın evlatlarından olan benim itretimdendir (soyumdandır)." [81] Bu hadisi, İbn-i Sabbağ-i Maliki, el-Füsul-ül Muhimme’de ve İbn-i Hacer, es-Savaik-ul Muhrika’da Müslim, Nesaî, İbn-i Mace, Beyhaki ve diğerlerinden rivayet etmişlerdir. Yine bu hadisi Hafız Genci, el-Beyan Fi Ahbar-ı Ahir’iz Zaman’da rivayet etmiştir. Hafız Genci bu hadisin hasen ve sahih olduğunu kaydetmiştir.
3- Hafız Ebu Nuaym, “el-Erbeune Hadisen Fi Zikr-il Mehdi” adlı risalesinde dördüncü hadis olarak kendi senediyle Ali İbn-i Hüseyin’den (a.s), o da babasından şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (s.a.a) Fatıma’ya (s.a) şöyle buyurdu: "Mehdi senin evlatlarındandır." [82]
Bu hadisi Muhibbuddin Taberî, Zehair-ül Ukbâ kitabında, Muttaki, Kenz-ül Ummâl’da, Mevlevi Hasan-üz Zeman, el-Fikh-ul Kebir’de, Menavî, Kunûz-ul Hakaik’te ve Suyutî, el-Havî Li-l Fetava’da rivayet etmişlerdir.
4- Muttaki, Müntahab-u Kenz-ul Ummal’da İbn-i Asakir yoluyla, Hz. Hüseyin’den (a.s) rivayet etmiştir ki, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Müjdeler olsun sana ey Fatıma, çünkü Mehdi sendendir (senin soyundandır)." [83]
Bu hadisi Hamzavî, Meşarik-ul Envar Fi Fevz-i Ehl-il İtibar adlı eserinde, Suyutî, el-Havi Li-il Fetava’da, Kundûzî, Yenabi-ul Mevedde’de ve Menavî Kunûz-ül Hakaik’te rivayet etmişlerdir.
5- Kundûzî, Yenabi-ul Mevedde’de, Semhudi’nin Cevahir-ul Ikdeyn kitabında kendi senediyle Ebu Eyyub Ensarî’den şöyle rivayet ettiğini kaydediyor: "Resulullah (s.a.a) Fatıma’ya (radiyallahu anha) şöyle buyurdu: "Peygamberlerin en hayırlısı (en üstünü) bizdendir; o da senin babandır. Vasilerin en hayırlısı (en üstünü) bizdendir; o da senin kocandır. Şehitlerin en hayırlısı (en üstünü) bizdendir; o da senin babanın amcası Hamza’dır. Cennette iki kanatla istediği yere uçan bizdendir; o da senin babanın amcası oğlu Cafer’dir. Bu ümmetin iki torunu ve cennet gençlerinin efendileri Hasan ve Hüseyin bizdendir; onlar da senin çocuklarındır. Ve Mehdi bizdendir; o da senin evlatlarındandır." [84] Bu Hadisi Taberanî, el-Evsat’ta ve az bir farkla da el-Mu’cem-üs Sağir’de ve Hafız Genci, el-Beyan Fi Ahbar-i Ahir-iz Zaman’da rivayet etmiştir.
6- Hafız Genci, el Beyân Fi Ahbar-i Ahir-iz Zaman adlı eserinde naklettiği ilk hadis olarak kendi senediyle Süfyan İbn-i Uyeyne’den, o da Ali el-Hilal’dan şöyle rivayet etmiştir ki: "Ben, Resulullah’ın (s.a.a) ölümüyle sonuçlanan hastalığı sırasında Peygamberin (s.a.a) huzuruna geldim. Fatıma da (s.a) Peygamberin (s.a.a) başı ucunda idi. Bu sırada Fatıma, (s.a) yüksek sesle ağlamaya başladı. Resulullah (s.a.a) ona doğru bakarak: "Ey habibem (dostum) Fatıma, niçin ağlıyorsun?" dedi."
Fatıma: "Senden sonra helak olmaktan korkuyorum" dedi. Bunun üzerine, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Ey habibem, bilmiyor musun, Allah Teala yeryüzüne bir defa nazar etti ve içinden senin babanı seçti ve babanı risaletiyle görevlendirdi. Sonra tekrar yeryüzüne nazar etti ve (insanlar arasında) senin eşini seçti ve seni onunla evlendirmemi bana vahyetti. Ey Fatıma, biz öyle bir Ehl-i Beyt’iz (bir aileyiz) ki, Allah bizlere önceki ve sonraki insanlardan hiçbirine vermediği yedi özellik vermiştir:
Ben, Allah yanında Hatem-ün Nebiyyin ve Ekrem-un Nebiyyin’im (yani peygamberlerin sonuncusu ve en üstünüyüm) ve mahlukat arasında Allah’ın en çok sevdiği (kul) benim ve ben senin babanım.
Benim vasim, vasilerin en üstünü ve Allah’ın en çok sevdiği vasidir ve o da senin eşindir.
Meleklerle birlikte cennette iki yeşil kanatla uçacak olan bizdendir; o da babanın amcasının oğlu ve kocanın kardeşidir. Bu ümmetin iki torunu da bizdendir; onlar da senin çocukların Hasan ve Hüseyin’dir; onlar cennet ehlinin gençlerinin efendileridirler. Ve beni hak üzere gönderene andolsun ki, onların babası onlardan daha üstündür.
Ey Fatıma, beni hak üzere peygamber olarak gönderene andolsun ki, bu ümmetin Mehdi’si de o ikisindendir (Hasan ve Hüseyin’in soyundandır). Öyle ki dünyayı kargaşalık sarar ve fitneler baş gösterir, yollar kesilir, insanlar birbirlerine saldırırlar, ne büyük küçüğe rahmeder ve ne de küçük büyüğe saygı gösterir; böyle bir zamanda Allah bu ikisinin soyundan sapıklık kalelerini ve kilitli kalpleri fethedecek birini gönderir; benim dini ilk zamanda hakim kıldığım gibi o da dini ahir-uz zamanda hakim kılar ve (o gelmeden önce) dünya zulümle dolduğu gibi (o dünyayı) adaletle doldurur.
Ey Fatıma, üzülme ve ağlama! Çünkü Allah’ın sana merhamet ve şefkati benden daha çoktur. Bu da senin bana intisabın ve kalbimdeki makamından dolayıdır. Allah, ailen içerisinde soy yönünden en şerefli, makamı en yüce, halkın en çok merhametlisi olanı, Ehl-i Beyt’in en adili ve hüküm vermede en basiretli olanı sana eş olarak seçmiştir. Ben Rabbimden istedim ki, Ehl-i Beyt’im arasında bana kavuşacak olan ilk şahıs sen olasın." [85]
Hz. Ali (s.a) diyor ki: "Peygamber (s.a.a) vefat ettikten sonra Fatıma (s.a) yetmiş beş günden fazla yaşamadı. Allah bu kısa süreden sonra onu Peygambere (sallallâhu aleyhima ve sellem) kavuşturdu."
Muasır alimlerden olan Hadaik-ul Arifin kitabının sahibi merhum Fazl-i Ali, bu hadislerle ilgili olarak şöyle bir not düşmüştür: "Bu hadiste geçen “bu ümmetin Mehdi’si de o ikisindendir” tabiri, bu mazmunda nakledilen diğer bazı hadislerde, “bu ümmetin Mehdi’si de bizdendir” olarak geçmektedir. Ama bu nüshaya, yani “bu ümmetin Mehdi’si de o ikisindendir” nüshasına göre o ikisinden maksat, Hz. Hasan ve Hüseyin (a.s)’dır. Çünkü İmam Muhammed Bakır’ın (a.s) annesi İmam Mücteba’nın kızıdır. Buna göre İmam Muhammed Bâkır (a.s) ve sonraki imamlar (a.s) o ikisinin neslindendirler." Bu hadisi Hafız Ebu Nuaym, el-Erbeune Hadisen Fi Zikr-il Mehdi’de, Muhibbuddin Taberî, Zehair-ül Ukbâ’da,Suyutî, el Havi li-l Fetava’da ve Kunduzî, Yenabi-ul Mevedde’de rivayet etmişlerdir.
15. Bölüm
Hz. Fatıma (s.a)'ın Âl-i Aba’dan Olduğuna ve Kisa Hadisi'nin Onların Masumiyetini İspatladığına Dair 1- Hâkim, Müstedrek-üs Sahihayn’de, Abdullah İbn-i Cafer İbn-i Ebi Talib’den rivayet etmiştir ki: "Resulullah (s.a.a), rahmetin indiğini gördüğünde iki defa: “Çağırın gelsinler yanıma” diye buyurdu. Safiye: “Kimi ya Resulullah?” dedi. Peygamber (s.a.a): “Ehl-i Beytimi; Ali’yi, Fatıma’yı, Hasan’ı ve Hüseyin'i” diye buyurdu. Bunlar geldiğinde Peygamber (s.a.a) abâsını onların üzerine attı; sonra ellerini yukarıya kaldırıp şöyle dua etti:
“Ey Allah’ım, bunlar benim Ehl-i Beyt’imdir. Sen Muhammed ve Âl-i Muhammed’e salavat gönder.” [86]
Bunun üzerine Allah (azze ve celle) de şu ayeti indirdi: "Gerçekten Allah siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermeği ve sizleri tertemiz kılmayı istiyor." [87] Hakim, bu hadisin senedinin sahih olduğunu kaydetmiştir. 2- Tirmizî, kendi Sahih’inde, Ömer İbn-i Ebu Seleme’den rivayet etmiştir ki: "Gerçekten Allah siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermeği ve sizleri tertemiz kılmayı istiyor" [88] ayeti, Ümmî Seleme’nin evinde Resulullah’a (s.a.a) nazil oldu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.a), Hasan, Hüseyin ve Fatıma’yı çağırttı ve onları kendi önünde oturttu ve Ali’yi çağırıp arkasında oturttu; onları ve kendini bir kisâyla örttü ve sonra şöyle buyurdu:
“Allah’ım, bunlar benim Ehl-i Beyt’imdir; bunlardan her türlü pisliği gider ve bunları tertemiz kıl.” [89] İbn-i Asakir de bu hadisi rivayet etmiştir. İbn-i Asakir’in nakline göre hadisin sonunda şu ilave de mevcuttur: “Ümmî Seleme “beni de onlarla birlikte karar kıl. dedi. Resulullah: “Sen kendi mevkiinde dur, senin de akıbetin hayırdır" buyurdu.
Bu hadis; Taberî ve İbn-i Kesir, kendi Tefsir’lerinde ve Tahavi de Müşkil-ül Asar’da rivayet etmiştir. Kisâ hadisi şerifi, muhtelif tabirlerle birçok senetle rivayet edilmiştir. Bu yüzden bu hadis senet yönünden sahih ve kesindir. [90]
3- Şeyh Abdullah Behrani, kendi senediyle sahabenin büyüklerinden olan Cabir İbn-i Abdullah-i Ensarî’den şöyle rivayet etmiştir: "Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla. Resulullah’ın (s.a.a) kızı Fatıma’nın (s.a) şöyle buyurduğunu duydum:
"Bir gün babam Resulullah (s.a.a) benim evime geldi ve: “Es-selamu aleyki ya Fatıma” (sana selam olsun ey Fatıma). dedi. Ben: “Aleyke’s-selam” dedim. (Babam Resulullah): “Vücudumda bir bitkinlik hissediyorum” dedi. Ben: “Allah seni bitkinliğe karşı korusun” dedim. Sonra: “Kızım, Yemen malı olan abâyı getir ve benim üzerime ört” dedi. Ve ben o abâyı getirip üzerine çektim. Bu sırada onun yüzünün dolunay gibi parladığını gördüm.
Biraz geçmeden oğlum Hasan da geldi ve: “Es-selamu aleyki ya ümmah” (yani sana selam olsun ey annem). dedi ve ben: “Aleyke-s selam ey benim gözümün nuru ve kalbimin meyvesi” dedim. O: “Anne! Ben burada bir güzel koku hissediyorum; bu koku ceddim Resulullah’ın (s.a.a) kokusuna benziyor” dedi. “Evet, ceddin kisânın (abânın) altındadır” dedim. Hasan abâya doğru giderek: “Es-selamu aleyke ya ceddah. Ey Resulullah, benim de abânın altına girip senin yanında bulunmama izin verir misin?” dedi. Peygamber (s.a.a): “Aleyke-s selam ey benim çocuğum ve havuzumun sahibi, evet izin veriyorum” dedi. Hasan da Peygamber (s.a.a) ile birlikte abânın altına girdi. Az geçmeden oğlum Hüseyin içeri girdi ve: “Es-selamu aleyki ya ümmah (ey anne).” dedi. Ve ben: “Aleyke-s selam ey benim oğlum ve güzümün nuru ve gönlümün meyvesi” dedim. Hüseyin: “Anne, ben burada bir güzel koku hissediyorum; ceddim Resulullah’ın kokusuna benziyor” dedi.“Evet, dedim, ceddin ve kardeşin abânın altında bulunuyorlar” dedim. Hüseyin abâya doğru yaklaşarak: “Es-selamu aleyke ya ceddah, Es-selamu aleyke ya menihterahullah (sana selam olsun ey büyük babam, sana selam olsun ey Allah’ın seçkin kıldığı kimse). Benim de sizinle beraber abânın altına girmeme izin verir misiniz?” dedi. Peygamber (s.a.a): “Aleyke’s-selam ey evladım, ümmetimin şefaatcısı, evet izin verdim. diyerek karşılık verdi.” Hüseyin de kisânın altına girdi.
Bu esnada Ebu-l Hasan Ali İbn-i Ebu Talib (a.s) geldi. Ve: “Es-selamu aleyki ya binte Resulullah” dedi. (Yani, sana selam olsun ey Resulullah’ın kızı.) Ben de: “Aleyke’s-selam ya Ebe-l Hasan ve ya Emir-el Müminin” diye cevap verdim. Sonra: “Ben burada güzel bir koku hissediyorum; bu koku amcam oğlu ve kardeşim Resulullah’ın kokusuna benziyor” dedi. “Evet” dedim. “Peygamber, çocuklarınla birlikte kisânın altındalar.” Ali de abâya doğru ilerleyip: “Es-selamu aleyke ya Resulullah. Benim de sizinle birlikte kisânın altına girmeme müsaade eder misiniz?” dedi. Resulullah (s.a.a): “Ve aleyke’s-selam ya Ali ve ya vasiyyi ve halifetî ve sahib-e livaî. (Yani, sana da selam olsun ey benim kardeşim ve ey benim vasim ve halifem ve bayraktarım.) Sana da izin verdim.” buyurdu. Sonra ben abâya doğru geldim ve: “Es-selamu aleyke ya ebetah, ya Resulullah (yani, sana selam olsun ey babam, ey Allah’ın Resulü), acaba benim de sizinle birlikte abânın altında olmama izin verir misiniz?” dedim. Resulullah (s.a.a): “Ve aleyki’s-selam ya bintî veya biz’atî ve ezintu leki (yani, sana da selam olsun, ey benim kızım ve ey benim vücudumun bir parçası, sana da izin verdim)” diyerek cevap verdi. Ben de abânın altına girdim. Hepimiz abânın altına toplandığımızda babam Resulullah (s.a.a) abânın iki yanından tutup sağ eliyle göğe taraf işaret ederek dedi ki: "Ey Allah’ım bunlar benim Ehl-i Beyt’im ve benim özel yakınlarımdır. Bunların eti benim etimdendir ve kanları benim kanımdandır; bunları inciten şey, beni de incitir ve bunları üzen beni de üzer. Ben bunlarla savaşanlarla savaşırım ve bunlarla sulh içinde olanlarla sulh içindeyim; bunların düşmanlarına düşmanım ve bunları sevenleri severim; bunlar hakikaten bendendirler ve ben de bunlardanım; Allah’ım, kendi rahmet ve bereketini, ihsan ve bağışını bana ve bunlara indir ve bunlardan her türlü pisliği gider ve bunları tertemiz kıl." Allah (azze ve celle) buyurdu ki: "Ey benim meleklerim ve ey göklerde bulunanlar, bina edilmiş gökyüzünü ve döşenmiş yeryüzünü ve aydınlatan ay ve ışık saçan güneşi, dönen her feleki (gezegeni), akan denizi ve dolaşan gemiyi,sadece kisânın altında olan bu beş kişinin muhabbeti için yarattım. Cebrail-i Emin: “Ya Rabbî, abânın altında bulunanlar kimlerdir?” diye sordu.
Allah (azze ve celle): “Onlar, Peygamberin Ehl-i Beyt’i ve risaletin madenidirler; onlar, Fatıma ve babası ve kocası ve çocuklarıdır” buyurdu. Cebrail: “Ya Rab, yere inip onların altıncısı olmama izin verir misi?” dedi.
Allah (Teala): “Evet izin verdim” dedi. Bu vakit Cebrail-i Emin de yere indi ve:
“Es-selamu aleyke ya Resulullah (selam olsun sana ey Allah’ın Resulü), yücelerin en yücesi olan Yüce Allah sana selam gönderiyor, güzel tebrik ve ikramını sana sunuyor ve sana buyuruyor ki:
“İzzet ve celalime andolsun, ben bina edilmiş gökyüzünü ve döşenmiş yeryüzünü ve aydınlatan ayı ve ışık saçan güneşi ve dönen her feleki (gezegeni) ve akan her denizi ve dolaşan her gemiyi sadece sizin hatırınız, sizin muhabbetiniz için yarattım.”
Allah Teala benim de sizinle birlikte olmam için izin verdi. Ya Resulullah, sen de izin veriyor musun?” dedi. Resulullah şöyle buyurdu: “Ve aleyke’s-selam ya emine vahyillah, innehu na’am kat ezintu lek (yani sana da selam olsun ey Allah’ın vahyinin emini, evet sana izin verdim.” Bunun üzerine Cebrail de bizimle birlikte abânın altına girdi ve babama dedi ki: "Allah size şöyle vahyetmiştir: “Gerçekten Allah istiyor ki , siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidersin ve sizleri tertemiz kılsın.” [91]
Bu sırada Ali: “Ya Resulullah, bizim bu abânın altında oturmamızın Allah indindeki fazileti nedir?” diye sordu. Peygamber şöyle buyurdu: “Beni hak olarak peygamberlikle gönderen ve insanların kurtarıcısı olarak beni risaleti için seçen Allah’a andolsun ki, bizim bu haberimiz (böylece kisânın altında toplanmamızla ilgili olay), yeryüzünde içerisinde takipçilerimizden ve dostlarımızdan bir topluluğun bulunduğu herhangi bir toplantıda söylenecek olursa, onlar dağılıncaya kadar mutlaka onlara rahmet iner ve melekler onların etrafını sarar ve onlara Allah’tan bağış dilerler.”
Ali: “O halde Allah’a andolsun ki, biz saadete kavuştuk ve Kâ’be’nin Rabbine and olsun ki, bizim takipçilerimiz de mutluluğa kavuştular.”
Tekrar Peygamber: “Ey Ali, beni hak üzere peygamber olarak gönderen ve insanların kurtarıcısı olarak risaleti için beni seçen Allah’a andolsun ki, bizim bu haberimiz bizim takipçilerimizden bir topluluğun bulunduğu herhangi bir mecliste söylenirse ve onların içerisinde müşkülü olan birisi olursa onun müşkülünü Allah mutlaka giderir; onların içerisinde gamlı biri olursa Allah onun gamını bertaraf eder ve onların içerisinde bir ihtiyacı olan olursa Allah onun ihtiyacını giderir” dedi.
Bunu duyunca, Ali: “O zaman Allah’a andolsun ki, biz mutluluk ve saadete kavuştuk ve Kâ’be’nin Rabbine andosun ki bizim takipçilerimiz de dünya ve ahirette mutluluk ve saadete kavuştular” dedi." [92]
Bu hadisi Allame Turayhi, Müntehab-ül Kebir kitabında, Allame Deylemî el-Gurer-ü ve-d Dürer’de, Şeyh Keni “Nûr-ul Afâk'da nakletmişlerdir. Daha fazla bilgi için “İhkak-ul Hakk” kitabında müracaat edilsin.
16. Bölüm
Hz. Fatıma (s.a) Ve Mübahele Olayı
1- Müslim, Sahih’inde kendi senediyle Sa’d İbn-i Ebu Vakkas’tan şöyle rivayet etmiştir: “...Gelin çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarınızı ve kadınlarımızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım ve sonra bedduâ edip yalvaralım da Allah’ın la’netini yalancıların üzerine koyalım.” [93] ayeti nazil olunca, Resulullah (s.a.a) Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'i çağırarak şöyle buyurdu: “Ey Allah’ım, bunlar benim ehlimdir (soy ve ailemdir).” [94]
Aynı hadisi Tirmizî Sünen’inde ve Ahmed İbn-i Hanbel Müsned’inde rivayet etmiştir. Ahmed’in naklinde hadisin sonu şöyledir: “Bunlar benim Ehl-i Beyt’imdir.” Keza bu hadisi Hakim, Şeyhayn’in (Buhari ve Müslim'in) şartına göre sahih olduğunu kaydetmiştir.
Hakim, “Marifet-ü Ulum-il Hadis” kitabında da bu hadisin İbn-i Abbas ve diğerlerinden mütevatir olarak tefsir kitaplarında nakledildiğini kaydetmiştir. Yine aynı hadisi Beğavi, Mesabih-us Sünnet’de rivayet etmiştir.
2- Fahr-ı Razi, Tefsir-i Kebir’inde mübahele olayını şöyle yazmıştır: "Rivayet olunmuştur ki, Resulullah (a.s) Necran Hıristiyanlarına delillerini açıkladı. Ama onlar kendi cehaletleri üzerinde ısrar ettiler. Bunun üzerine Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: “Gerçekten Allah bana emretmiştir ki sizler hücceti kabul etmediğiniz takdirde sizinle mübahele edelim.”
Onlar: “Ey Ebe-l Kasım, (müsaade ver ki) biz dönüp bu mesele hakkında düşünelim, sonra senin yanına gelelim.” Onlar geri döndüklerinde görüş sahibi olarak kabul ettikleri büyüklerine: “Ey Mesih’in kulu, senin görüşün nedir?” diye sordular. O da: “Ey Hıristiyanlar, Muhammed Allah tarafından gönderilen bir peygamberdir. O, Hz. İsa hususundaki doğru olan şeyleri getirmiştir...” dedi.
Mübahele günü Resulullah (s.a.a) Hüseyin’i kucağına almış, Hasan’ın elinden tutmuştu ve Fatıma Resulullah’ın arkasından, Ali de Fatıma’nın arkasından hareket ediyorlardı. Resulullah (s.a.a) bunlara: “Ben dua ettiğimde siz “amin” deyin” buyurdu. Bu hali gören Necran Hıristiyanlarının din adamı: “Ey Hıristiyan camiası, ben öyle (nurlu) yüzler görüyorum ki, eğer Allah’tan, dağın yerinden oynamasını bile isteseler, Allah onların yüzünün suyu hürmetine o dağı yerinden oynatır; (sakın) bunlarla mübahale etmeyin, yoksa helak olursunuz ve kıyamet gününe kadar artık yeryüzünde bir Hıristiyan bile kalmaz...” [95]
Sonra Fahr-i Razi; “Tefsir ve hadis alimleri bu hadisin doğruluğu hususunda ittifak etmişlerdir.” diyor. 3- Sibt İbn-i Cevzi, Tezkiret-ül Havas’da şöyle rivayet etmiştir: "Hz. Ali İbn-i Ebu Talib’in faziletleriyle ilgili olarak nazil olan ayetlerden biri de, Âl-i İmran suresindeki Allah-u Teala’nın indirdiği:“...Gelin çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım...” [96] ayetidir.
Eski tarihçiler, Cabir İbn-i Abdullah’ın şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Necran’dan bir grup, elçi olarak Resulullah’ın (s.a.a) huzuruna geldiler. Bunların içerisinde dini önderleri ve bir grup papaz da bulunuyordu. Onlar: “Musa’nın babası kimdir?” diye sordular. Peygamber (s.a.a): “İmran.” diye cevap verdi. Onlar: “Senin baban kimdir?” dediler. Resulullah (s.a.a): “Babam Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah’tır.” diye cevap verdi. Onlar: “İsa’nın babası kimdir?” dediler. Peygamber (s.a.a), susarak vahyin gelmesini bekledi. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu: “Gerçekten İsa’nın örneği Allah yanında Adem’in örneği gibidir ki, onu (Adem’i) topraktan yarattı.” [97]
Onlar: “Bunu, bizim peygamberlere nazil olan kitaplarda bulamıyoruz (yani böyle bir şey eski kitaplarda mevcut değildir).” dediler. Resulullah (s.a.a): “Yalan söylediniz.” dedi. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:
“Sana gelen ilimden sonra onun (Hz. İsa) hakkında seninle kim tartışırsa de ki: Gelin çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım...” [98]
Onlar bu teklifi olumlu karşılayıp “Ne zaman mübahele edelim?” dediler.
Peygamber: “İnşaallah yarın.” dedi ve onlar Peygamberin yanından ayrıldılar.
Sonra kendi aralarında şöyle bir karar aldılar: “Eğer ashabından bir grupla mübahele için çıkarsa onunla mübahele edin. Çünkü onun peygamber olmadığı belli olur. Ama; kendi Ehl-i Beyt’iyle mübahele için çıkarsa, onunla mübahele etmeyin. Çünkü; bu onun sadık bir peygamber olduğunu gösterir. Bu durumda, sizler onunla mübahele edecek olsanız kesinlikle helak olursunuz.”
Resulullah (s.a.a), Medine halkının hepsini mübaheleye seyirci olmak için çağırdı.
(Ertesi gün) Resulullah (s.a.a) Ali (a.s) önünde, Hasan (a.s) sağında, Hüseyin (a.s) solunda ve Fatıma (s.a) arkasında olduğu halde çıktı. Sonra (halka) şöyle buyurdu: “Gelin bakın, bunlar benim çocuklarımdır, -bunu söylerken Hasan ve Hüseyin’e işaret etti- bu da bizden olan kadınlar -bunu derken Fatıma’ya işaret etti- ve bu da bizim kendimiziz.” Bunu dediğinde ise kendisine ve Ali’ye işaret etti.
Onlar (Necran Hıristiyanları) bu durumu görünce korkuya kapıldılar ve Resulullah’ın huzuruna gelerek dediler ki: “Bizimle bu mübaheleyi yapmaktan vazgeç ki, Allah da seni affetsin.”
Bunun üzerine Peygamber (s.a.a) buyurdu ki: “Andolsun canımı elinde bulunduran Allah’a ki, eğer onlar mübaheleye çıksalardı Allah vadiyi (mübahele yapılacak yeri) ateşle dolduracaktı ve ateş onları saracaktı.” Ebu-l İshak Sa’lebi, kendi tefsirinde yukarıdaki ayetin tefsirini şöyle yazmıştır:
Resulullah (s.a.a), Hüseyin kucağında ve Hasan’ın elinden tutmuş olduğu, Fatıma da onun arkasından, Ali de Fatıma’nın arkasından yürüdüğü halde evinden çıktı ve (onlara): “Ben dua ettiğimde sizler “amin” deyin.” buyurdu.
Bunu gören Necran papazı: “Ey Hıristiyan topluluğu, ben öyle yüzler görüyorum ki, eğer Allah’tan bir dağın yerinden oynamasını isteseler (Allah dualarını kabul eder) ve dağ yerinden oynar. Asla mübahele etmeyiniz ki, hepiniz helak olursunuz ve kıyamet gününe kadar yeryüzünde Müslümanlardan başka bir kimse kalmaz” dedi.
Bunun üzerine, Necran Hıristiyanları kendi ülkelerine döndüler ve Resulullah’a (s.a.a) iki bin elbise vererek sulh ettiler. [99]
4- İbn-i Kesir, “el Bidaye ve-n Nihaye” adlı kitabında şöyle yazıyor: Bir grup, elçi olarak Medine’ye geldiler. Medine’ye ulaştıklarında yolculuk elbiselerini çıkarıp güzel elbiseler giydiler. Bu elbiseler Yemen kumaşından yapılmış idi. Ve parmaklarına altın yüzük taktılar. Böylece Resulullah’ın (a.s) yanına geldiler; selam verdiler; ama Resulullah onların selamının cevabını vermedi. Gün boyunca Peygamberle konuşmaya çalıştılar; ama Peygamber o elbiseler ve altın yüzüklerle süslenmiş olan adamlarla konuşmadı. Sonra onlar önceden tanıdıkları Osman İbn-i Affan ve Abdurrahman İbn-i Avf’ı aramaya çıktılar. Bu ikisini muhacirler ve ensardan bir grubun bir arada bulunduğu bir mecliste buldular. Sonra “Ey Osman ve Abdurrahman, sizin Peygamberiniz bize bir mektup göndermiştir; biz de bu mektuptaki çağrıya icabet ederek ona doğru geldik.; ama ona selam verdik o bizim selamımıza cevap vermedi ve onunla uzun bir gün boyunca konuşmaya çalıştık ama o bizi konuşturmadı; sizin bu husustaki görüşünüz nedir? Acaba geri mi dönelim?” dediler.
O ikisi mecliste bulunan Hz. Ali’ye: “Bunların meselesi hakkında görüşün nedir?” diye sordular. Ali, Osman ve Abdurrahman’a: “Bana göre onlar bu pahalı elbiselerini ve bu altın yüzükleri çıkarmalı ve yolculuk elbiselerini giyerek Resulullah’ın (s.a.a) yanına dönmelidirler.” dedi. Onlar bu işi yaptılar ve Peygamberin huzuruna gelip selam verdiler. Peygamber, onların selamını aldı ve “Andolsun beni hak üzere gönderene ki, birinci defa geldiklerinde İblis (Şeytan) onların yanında bulunuyordu.” buyurdu.
Sonra Peygamber onlardan ve onlar da Peygamberden bir şeyler sordular ve bir süre aralarında bu soru-cevap meclisi devam etti. Sonra onlar: “İsa hakkında ne diyorsun? Biz Hıristiyan'ız ve kavmimizin içerisine döndüğümüzde senin bu husustaki sözlerini halka duyurmak isteriz. Peygamberliğin doğru ise, onun hakkındaki sözlerinle hoşnut olalım” dediler. Resulullah (s.a.a): “Hz. İsa ile ilgili olarak bugün diyeceğim bir şey yok. Medine’de ikamet eyleyin ki Allah’ın İsa hakkındaki sözlerini size bildireyim.”
Ertesi gün Allah (Azze ve Celle) şu ayetleri nazil etti: “Gerçekten Allah yanında İsa’nın örneği Adem’in örneği gibidir. Allah onu (Adem’i) topraktan yarattı sonra ona “ol” dedi ve oldu. Bu Allah tarafından gelen bir haktır; öyleyse şüphe edenlerden olma. Her kim sana gelen ilimden sonra onun (İsa) hakkında seninle tartışırsa de ki:
Gelin çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarınızı ve kadınlarımızı, kendimizi ve kendilerinizi çağıralım; sonra bedduâ edip Allah’ın lanetini yalancıların üzerine atalım.” [100]
Ama onlar buna ikrar etmediler. Ertesi gün erkenden Resulullah (s.a.a) onlara haber gönderdi ve kendisi Hasan ve Hüseyin'i yanına alarak Fatıma da arkasında yürüdüğü halde lanetleşmek için evinden çıktı. Peygamberin (s.a.a) o sıralarda birkaç hanımı vardı, ama onlardan hiçbirini mübahele için kendisiyle birlikte götürmedi...” [101]
17. Bölüm Hz. Fatıma'nın, Peygamberin (s.a.a) Vücudunun Bir Parçası Olduğu Ve Onu Gazaplandıranın Peygamberi Gazaplandırdığına Dair
1 - Buhârî, Sahih'inde Misver İbn-i Mahreme'den naklen yazıyor ki, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır; kim onu gazaplandırsa (öfkelendirse), beni gazaplandırmıştır." [102]
Bu hadisi, birçok muhaddis ve alim nakletmiştir. Mesela, Muttakî, Kenz-ül Ummal'da bu hadisi İbn-i Ebu Şeybe'den naklen zikretmiştir. Nesaî de, Hasais'inde bu hadisi nakletmiştir. Menavî ise Feyz-ül Kadir'de bu hadisi zikrettikten sonra şöyle kaydediyor: "Süheyli bu hadise dayanarak Hz. Fatıma'ya sebbedenin (sövenin) kâfir olduğunu söylemiştir. Çünkü bu iş Fatıma'yı (s.a) gazaplandırır." Yine O, Fatıma'nın Ebu Bekir ve Ömer'den üstün olduğunu söylemiştir.
2 - Buharî, Misver İbn-i Mahreme'den naklen yazıyor ki, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır; onu rahatsız eden beni de rahatsız eder; ve onu inciten şey beni de incitir." [103]
Bu hadisi, Ebu Davud Sahih'inde, Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned'inde ve Ebu Nuaym, Hilyet-ül Evliyâ'da nakletmiştir. 3 - Sahih-i Müslim'in, Fazail-üs Sahabe bölümünün, Fazail-ü Fatıma kısmında, Müslim, kendi senediyle Misver İbn-i Mahreme'den rivayet ediyor ki, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır; onu inciten şey beni de incitir." [104]
Bu hadisi, Fahr-i Razi Şura suresindeki "meveddet" ayetinin tefsirinde zikretmiştir. Yine bu hadisi, Maaric suresinin 13. âyetinin tefsirinde zikretmiştir.
4 - Müslim Sahih'inde, kendi senediyle Misver İbn-i Mahreme yoluyla Resulullah'tan (s.a.a) naklettiği bir hadiste Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurdu: "Gerçekten kızım (Fatıma), benim vücudumun bir parçasıdır; onu rahatsız eden şey beni de rahatsız eder; onu rencide eden şey beni de rencide eder." [105]
Bu hadisi Tirmizî de kendi Sahih'inde, Resulullah'ın (s.a.a) kızı Fatıma'nın faziletlerı bölümünde zikretmiştir.
5 - Tirmizî Sahih'inde, kendi senediyle Abdullah İbn-i Zübeyr vasıtasıyla Resulullah'tan (s.a.a) naklettiği bir hadiste, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Gerçekten Fatıma benim vücudumdan bir parçadır; onu rencide eden beni de rencide eder ve onu rahatsız eden şey, (üzen şey) beni de mübtela eder." [106]
Bu hadisi Hâkim de Müstedrek-üs Sahihayn'de rivayet etmiş ve bu hadisin Buhârî ve Müslim'in şartına göre sahih hadis olduğunu kaydetmiştir. Bu hadisi Ahmed İbn-i Hanbel de Müsned'inde rivayet etmiştir.
6 - Hakim, Müstedrek-üs Sahihayn'de kendi senediyle Ubeydullah İbn-i Ebu Rafi'den, o da Misver İbn-i Mahreme'den rivayet etmiştir ki: "İmam Hasan'ın oğlu Hasan, bana bir adamı görücü olarak göndererek kızıma talip oldu. Ona: "Akşam vakti yanıma gelsin" dedim. O (İmam Hasan’ın oğlu Hasan) da akşam vakti geldi. Allah'a hamd-u sena ettikten sonra dedim ki: "Allah'a yemin ediyorum ki, sizin akrabalık ve yakınlığınızdan daha çok sevdiğim bir akrabalık ve yakınlık yoktur. Ama Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki: "Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır; onu üzen şey beni de üzer ve onu hoşnut eden beni de hoşnut eder. Ve kıyamet günü akrabalık bağları hep kopar; sadece benim soyum ve yakınlarım arasındaki bağlılık hariç.” [107]
Senin yanında Fatıma'nın (s.a) soyundan bir kız vardır; eğer ben kızımı senin eşin yapacak olursam bu onu üzer. Böylece Hasan onun özrünü kabul ederek ayrıldı. Hâkim, bu hadisin senedinin sahih olduğunu söylemiştir. Bu hadisi Ahmed İbn-i Hanbel de kendi Müsned'inde iki muhtelif senetle rivayet etmiştir. Keza; bu hadisi Beyhakî kendi Sünen'inde ve Ebu Nuaym muhtasar olarak rivayet etmişlerdir. Ebu Nuaym bu hadisin Misver İbn-i Mahreme'den Ali İbn-i Hüseyin ve İbn-i Ebu Melike yoluyla nakledildiği hususunda ittifak olduğunu kaydediyor.
7 - Ebu Nuaym, Hilyet-ul Evliyâ'da kendi senediyle Enes'den naklediyor ki: "Resulullah (s.a.a) “Kadınlar için en hayırlı (en iyi) olan şey nedir?" diye sordu. Bizler, ne
söyleyeceğimizi bilemedik. Hz. Ali (a.s) (yanımızdan ayrılıp) Fatıma'nın (selâmullahi aleyha) yanına gitti ve Resulullah'ın (s.a.a) sorusunu ona söyledi. Fatıma; "Neden kadınlar için en hayırlı olan, onların (yabancı) erkekleri görmemeleri ve yabancı erkeklerin de onları görmemeleridir" diye cevap vermedin" dedi. Ali (a.s), dönüp bu cevabı Resulullah'a (s.a.a) söyledi. Peygamber, "Bunu sana kim öğretti?" dedi. Ali, "Fatıma" diye cevap verdi. Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "O benim vücudumun bir parçasıdır." [108]
Ebu Nuaym, bu hadisi Said İbn-i Musayyib'in de Hz. Ali'den (a.s) rivayet ettiğini kaydetmiştir. Ebu Nuaym, bu ikinci rivayeti de kitabının bir başka yerinde zikretmiştir. 8 - Muttaki, Kenz-ül Ummâl'da rivayet etmiştir ki, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Fatıma benden ayrılan bir daldır; onu hoşnut eden şey, beni de hoşnut eder; onu rahatsız eden şey, beni de rahatsız eder." [109]
Bu hadisi Taberanî, Misver İbn-i Mahreme'den rivayet etmiştir. Hâkim de, bu hadisi Müstedrek-üs Sahihayn'de Misver İbn-i Mahreme yoluyla Resulullah'tan (s.a.a) rivayet etmiş ve senedinin sahih olduğunu söylemiştir.
9- Muttaki, Kenz-ül Ummâl'da Hasan-ı Basri'den rivayet etmiştir ki, Ali İbn-i Ebu Talib (a.s) şöyle dedi: "Resulullah (s.a.a) bir gün bize: "Kadın için en hayırlı olan şey nedir?" diye sordu. Bu hususta bizim verecek bir cevabımız yoktu. Fatıma'nın (s.a), yanına döndüğümde. ona: "Ey Muhammed'in kızı, Resulullah (s.a.a) bizden bir soru sordu, ama biz, ne cevap vereceğimizi bilemedik dedim." O: "Ne hakkında sizden sordu." dedi. "Kadın için hayırlı şeyin ne olduğunu sordu." dedim. O: "Bu sorunun cevabını bilmiyor musunuz?" dedi. "Hayır." dedim. O: "Kadına (yabancı bir) erkeği görmemek ve (yabancı) erkeğin de onu görmemesinden daha hayırlı olan bir şey yoktur." dedi. Akşam olduğunda Resulullah'ın (s.a.a) yanında toplanıp oturduk ve ben: "Ya Resulullah, sen bizden bir soru sordun; ama biz cevabını veremedik. Kadın için bir (yabancı) erkeği görmemesinden ve yabancı erkeğin de onu görmemesinden daha hayırlı bir şey yoktur." dedim. Resulullah (s.a.a): "Bunu sana kim söyledi?" dedi. "Fatıma." dedim. Resulullah (s.a.a), "Doğru söylemiştir; gerçekten o benim vücudumun bir parçasıdır." buyurdu. [110]
Muttaki, bu hadisi Darekutni'nin de "el-Efrad" adlı eserinde rivayet ettiğini kaydetmiştir.
Muttaki, aynı sayfada bu hadisi tekrar Hz. Ali'den (a.s) rivayet etmiştir ve sonunda bu hadisi Bezzaz'ın ve Hilyet-ül Evliyâ'da Ebu Nuaym'ın rivayet ettiğini kaydetmiştir. 10 - Nesaî, Misver İbn-i Mahreme'den naklen şöyle rivayet ediyor: "Ben buluğ çağına eriştikten sonra, şahit oldum ki, Resulullah (s.a.a) bu minberinin üzerine oturup konuşuyordu ve şöyle diyordu: "Gerçekten Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır." [111]
11 - İbn-i Hacer, "es-Savaik-ul Muhrika" adlı eserinde yazıyor ki: "Resulullah'ın (s.a.a) torunu olan Hasan'ın oğlu Hasan-ül Müsenna, uzun saçlı ve küçük yaşlarda bir genç iken, Ömer İbn-i Abdulaziz'in yanına geldi. Ömer İbn-i Abdulaziz, yerinden kalkıp onu karşıladı. Bunun üzerine etrafındakiler Ömer İbn-i Abdulaziz'i kınadılar. Ama; Ömer İbn-i Abdulaziz onlara şöyle dedi: Öyle güvenilir bir şahıs bana şu hadisi rivayet etti ki, sanki Resulullah'ın (s.a.a) ağzından duymuş gibiyim (Hadis şöyledir): "Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır; onu sevindiren beni de sevindirir." [112]
Ömer İbn-i Abdulaziz sonra şöyle devam etti: "Ben biliyorum ki, eğer Fatıma diri olsaydı onun torununa gösterdiğim ilgiden sevinirdi."
İbn-i Hacer, bu hadisi az bir farkla Ebu-l Ferec-i İsfahanî'den de rivayet etmiştir.
12 - İbn-i Kuteybe, el-İmame ves-Siyase'de şöyle yazıyor: "…Sonra Fatıma (s.a), Ebu Bekir ve Ömer'e hitap ederek "Acaba size Resulullah'tan (s.a.a) kendinizin de bildiği bir hadisi söylersem onunla amel eder misiniz?" dedi.
"Evet." dediler. Bunun üzerine şöyle dedi: "Sizi Allah'a ant veriyorum, acaba Resulullah'ın (s.a.a) "Fatıma'nın rızası benim rızamdandır ve Fatıma'nın gazabı, benim gazabımdandır; kim benim kızım Fatıma'yı severse beni sevmiştir; kim onu razı ederse beni razı etmiş olur ve kim onu gazaplandırırsa beni gazaplandırmış olur" dediğini duymadınız mı?"
O ikisi: "Evet, bunu Resulullah'tan (s.a.a) duymuşuz." dediler.
Fatıma: "Ben Allah ve meleklerini şahit tutuyorum ki, sizler beni gazaplandırdınız ve beni razı etmediniz. Peygamber (s.a.a) ile mülakat ettiğimde (görüştüğümde) ikinizi ona şikayet edeceğim." dedi.
Ebu Bekir dedi ki: "Ben onun ve senin gazabından Allah'a sığınıyorum." Sonra Ebu Bekir, içini çekip şiddetle ağlamaya başladı, o kadar ağladı ki neredeyse canı çıkacaktı. Ama Hz. Fatıma yine şöyle söylüyordu: "Her namazımdan sonra sana beddua edeceğim."
Sonra Ebu Bekir, Hz. Fatıma'nın evinden çıktı. Halk başına toplanınca onlara "Sizler eşlerinizle birlikte neşeyle geceleri sabahlıyorsunuz, ama beni bu halimle baş başa bırakıyorsunuz. Benim sizin bey'atinize ihtiyacım yoktur; bey'atinizi benden geri alın…" dedi." [113]
18. Bölüm Allah Teala'nın Fatıma'nın (a.s) Gazabıyla Gazap Ettiği ve Onun Rızasıyla da Razı Olduğuna Dair
1- Hakim, Müstedrek-üs Sahihayn'de kendi senediyle Hz. Ali'den (a.s) neklediyor ki: "Resulullah (s.a.a), Fatıma'ya şöyle buyurdu: "Gerçekten Allah senin gazabın (hoşnutsuzluğun) için gazap eder ve senin hoşnutluğun için de hoşnut olur. (Yani seni gazaplandırmak Allah'ın gazap etmesine sebep olur ve seni hoşnut etmek Allah'ın hoşnut olmasına sebep olur.)" [114] Hakim, bu hadisin senedinin sahih olduğunu söylemiştir. Bu hadisi İbn-i Esir, "Üsd-ül Gâbe"de, İbn-i Hacer de, "el-İsabe" ve "Tehzib-üt Tehzib"de rivayet etmiştir. Yine bu hadisi Muttaki, Kenz-ül Ummâl'da rivayet etmiş ve İbn-i Neccar'ın da bu hadisi rivayet ettiğini kaydetmiştir. 2- Muttaki, Kenz-ül Ummâl'da rivayet ediyor ki: "Gerçekten Allah Fatıma'nın gazabı yüzünden gazaplanır ve onun hoşnutluğu için de hoşnut olur."
Muttaki, bu hadisi Deylemi'nin Hz. Ali'den (a.s) rivayet ettiğini kaydetmiştir. Yine Muttaki, bu hadisi kitabının aynı sayfasında az bir farkla nakletmiştir. Bu ikinci nakli şöyledir: "Ey Fatıma, Allah senin gazabın yüzünden gazap eder ve senin hoşnutluğun için hoşnut olur." [115] Muttaki, bu hadisi Ebu Ye'la ve Taberani ve Ebu Nuaym’ın Fezail-üs Sahabe'de rivayet ettiğini kaydetmiştir. 3- Zehebî, Mizan-ül İ'tidal'de Taberanî'nın müsnet olarak Hz. Ali'den (a.s) şu hadisi rivayet ettiğini ve hadisi sahih bildiğini zikretmiştir: "Resulullah (s.a.a) Fatıma’ya (selâmullahi aleyha) şöyle buyurdu: "Ey Fatıma, gerçekten Rabbimiz senin gazabın için gazap eder ve senin razı olman vasıtasıyla razı olur." [116]
4- Zehair-ül Ukbâ, kitabında Hz. Ali İbn-i Ebu Talib'den, Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Ey Fatıma, Allah senin gazabın için gazaplanır ve senin hoşnutluğunla da hoşnut olur."
Zehair-ül Ukbâ kitabının sahibi bu hadisi Ebu Said'in Şeref-ün Nübüvve'de ve İbn-i Müsenna'nın da Mu'cem'inde rivayet ettiğini kaydetmiştir.
Ben diyorum ki: Bu sahih hadisler sarih bir şekilde, Hz. Fatıma'nın gazap ettiği şeyin batıl olduğunu, bu yüzden Allah'ın da ona gazap ettiğini ve razı olduğu şeyin hak olduğunu, bu yüzden Allah'ın da ondan razı olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah Teala batıldan başka bir şeye gazap etmez ve haktan başka bir şeyden de razı olmaz. Yine önceki bölümde Sahih-i Buhârî'den, Peygamberin (sallallâhu aleyhi ve alih), "Fatıma'yı gazaplandıran beni gazaplandırır." diye buyurduğunu ve keza hem Sahih-i Buhârî ve hem de Sahih-i Müslim'den Resulullah'ın (sallallâhu aleyhi ve alih), "Fatıma'ya eziyet eden (onu inciten) şey bana da eziyet eder (onu rencide eden beni de rencide eder)." buyurduğunu kaydettik. Bu hadisler de açıkça gösteriyor ki, Hz. Fatıma’nın rıza ve gazabı yalnız Allah'ın rıza ve gazabına bağlıdır. Bu da onun, bütün günahlardan masum olduğunu göstermektedir. Şaşılacak şudur ki, Ehl-i Sünnet'in en büyük hadisçisi olan Buharî, bu hadisleri Sahih'inde naklettiği halde yine yanı sıra kendi Sahih'inin Humus babında rivayet etmiştir ki: "Resulullah'ın (sallallâhu aleyhi ve alih), kızı Fatıma, Ebu Bekir'e gazap etti ve vefat edinceye dek de onunla konuşmadı." Yine kitabının Hayber Gazvesi babında rivayet etmiştir ki: "Fatıma, Ebu Bekir'e gazap etti ve vefat edinceye kadar onunla konuşmadı."
Yine Sahihi'nin "el-Feraiz" babında rivayet etmiştir ki: "Fatıma Ebu Bekir'e darıldı ve vefat edinceye kadar onunla konuşmadı." [117]
Bu hadis Sahih-i Müslim'in Cihad kitabında da yer almıştır. Yine aynı hadisi Ahmet İbn-i Hanbel, Müsned'inde (c.1, s.9, Meymene matbaası baskısı) ve Beyhakî Sünen'inde ( c.6, s.300, Haydarabad baskısı) rivayet etmişlerdir.
Tirmizî de, Sahih'inde rivayet etmiştir ki: "Fatıma, Ebu Bekir ve Ömer'e "Andolsun Allah'a, artık hiçbir zaman sizinle konuşmayacağım." dedi ve ölünceye kadar o ikisiyle konuşmadı." [118]
Bir önceki bölümün sonundaki rivayette de okuduk ki, Fatıma, Ebu Bekir ve Ömer'e hitaben: "Ben Allah'ı ve meleklerini şahit tutuyorum ki siz ikiniz, beni gazaplandırdınız ve beni razı etmediniz. Peygamber (s.a.a), ile mülakat ettiğimde ikinizi mutlaka ona şikayet edeceğim." demiştir. Ve yine Ebu Bekir'e hitaben: "Her kıldığım namazdan sonra mutlaka sana beddua edeceğim." demiştir.
Bu hadisler görüldüğü gibi senet yönünden sahih, mana bakımından mütevatir, ifade yönünden de açık ve sarihtirler. 19. Bölüm
Hz. Fatıma'nın, (a.s) Peygamberin (s.a.a) Vefatından Sonra Ehl-i Beyt'ten Ona Kavuşan İlk Şahıs Olduğuna Dair Dokuzuncu bölümde Buhârî ve diğer hadis imamlarından bu konuyla ilgili olarak naklettiğimiz bazı hadislerde Resulullah'ın (s.a.a), vefatı sırasında Fatıma'ya, gizlice Ehl-i Beyt'in içerisinden ona (Peygambere) ilk kavuşacak şahsın o olduğunu söylediğini yazdık. Şimdi, bu konuyla ilgili olarak diğer bazı rivayetlere işaret edelim: 1- Buhârî, Sahih'inde kendi senediyle Aişe'den rivayet etmiştir ki: "Peygamber (s.a.a), vefatıyla sonuçlanan hastalık döneminde Fatıma'yı kendi yanına çağırdı ve ona gizlice bir şey söyledi. Aişe diyor ki: "Ben, ona Peygamberin ne söylediğini sordum. Fatıma, "Peygamber (s.a.a) (birinci defa) bana gizlice bu hastalığında vefat edeceğini söyledi ve ben ağladım. Sonra da, gizlice bana Ehl-i Beyt'in arasından ona kavuşacak ilk şahıs olduğumu söyledi ve ben bu defa güldüm." dedi. [119]
Buhârî, bu hadisi kitabının bir başka yerinde az farkla ve başka bir senetle de rivayet etmiştir. Yine bu mazmunda bir hadisi Müslim de Sahih'inde rivayet etmiştir. Müslim ve Ahmed bin Hanbel de aynı anlamı ifade eden hadisler nakletmişlerdir. [120]
2 - Tirmizî, Sahih'inde Aişe'den şöyle naklediyor: "Ben, Resulullah'ın (s.a.a) kızı Fatıma kadar oturup kalkmasında, davranış, tutum ve vekarında Resulullah'a benzeyen birisini görmedim."
Ve demiştir ki: "Fatıma, Peygamberin (s.a.a) yanına geldiğinde, Peygamber, yerinden kalkıp ona doğru gider ve onu öpüp kendi yerinde oturturdu. Peygamber (s.a.a) de onun yanına geldiğinde Fatıma, yerinden kalkar onu öper ve kendi yerinde oturturdu. Peygamber (s.a.a), hastalandığında Fatıma, geldi ve kendisini babasının üzerine attı ve onu öptü; sonra başını kaldırıp ağladı; tekrar Peygamberin üzerine kapandı; bu defa başını kaldırdığında güldü. Kendi kendime dedim ki: "Ben Fatıma'yı kadınların en akıllılarından sanıyordum, oysaki o da diğer kadınlar gibiymiş.
Peygamber (s.a.a) vefat ettikten sonra ondan sordum ki: "Neden ilk defa Peygamberin (s.a.a) üzerine kendini attığında başını kaldırıp ağladın? Ama tekrar kendini onun üzerine kapadığında başını kaldırıp güldün? Bunun sebebi neydi?" Fatıma (s.a) dedi ki: "O, bana ilk defasında bu hastalığı neticesinde vefat edeceğini söyledi ve ben ağladım. Sonra bana ailesi içerisinden kendisine ilk olarak benim kavuşacağımı söyledi ve ben o vakit güldüm." [121]
Tirmizî, bu hadisin başka senetlerle Aişe'den rivayet edildiğini kaydetmiştir.
Ayrıca, Hakim bu hadisi Müstedrek-üs Sahiheyn'de nakletmiş ve sahih olduğunu kaydetmiştir.
Yine bu hadisi Buhârî, el-Edeb-ul Müfred'de rivayet etmiştir. Buhârî'nin nakline göre hadisin son cümlesi şöyledir: Sen, ailem içersinden bana kavuşacak ilk şahıssın. Ve ben bu söze sevindim.
3- Ebu Nuaym, Hilyet-ül Evliyâ'da kendi senediyle İbn-i Abbas'tan rivayet etmiştir ki, Resulullah (s.a.a), Fatıma'ya şöyle buyurdu: "Sen ailemden bana kavuşacak ilk şahıssın." [122]
20. Bölüm Hz. Fatıma'nın Babasının Musibetinde Olan Üzüntü Ve Ağıtı 1- Buhârî, Sahih'inde kendi senediyle Enes'ten şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah'ın (s.a.a), hastalığı ağırlaşmış, ağrısı çoğalmıştı. Fatıma (selâmullahi aleyha), (Peygamberin bu halini görünce): "Eyvahlar olsun bana, babamın ağrı ve meşakkati ne ağırdır!" dedi. Resulullah (s.a.a): "Bu günden sonra babanın meşakkat ve ağrısı olmaz." dedi. Peygamber (s.a.a), vefat ettikten sonra da Hz. Fatıma (s.a) şöyle diyordu:
"Eyvah babacığım, Rabbinin davetine icabet eden baba! Eyvah babacığım, yeri Firdevs cennetinde olan baba! Eyvah babacığım, vefat haberini Cebrail'e verdiğimiz baba!" Ve Resulullah (s.a.a), defin olduktan sonra şöyle dedi: "Ey Enes, Resulullah'ın (s.a.a) üzerine toprak dökmeye gönlünüz nasıl razı oldu?"
Bu hadisi Nesâi de muhtasar bir şekilde rivayet etmiştir. Nesaî'nin ibaresi şöyledir: "Resulullah (sallallâhu aleyhi ve alih), vefat ettiğinde Fatıma, ona ağlayarak şöyle dedi: "Eyvah babacığım, Rabbine ne kadar da yakındın baba! Eyvah babacığım, vefat haberini Cebrail'e verdiğimiz baba! Eyvah babacığım, yeri Firdevs cenneti olan baba!" [123] Bu hadisi Nesaî'nin naklettiği ibareyle Hakim, Müstedrek-üs Sahihayn'de ve Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned'inde rivayet etmişlerdir. Ayrıca Hakim, bu hadisin Şeyhayn'in (Buhari ve Müslim'in) şartına göre sahih olduğunu da kaydetmiştir. Yine bu hadisi Buhârî'nin, naklettiği şekliyle, İbn-i Sa'd, Tabakat'ında ve Hatib-i Bağdadî Tarih-i Bağdad'da; rivayet etmişlerdir.
2- İbn-i Mace, Sahih'inde kendi senediyle Hammad İbn-i Zeyd'den, o da Sabit'den, o da Enes'ten şöyle rivayet etmişlerdir: "Hz. Fatıma (s.a), Peygamber (s.a.a) vefat ettiğinde, şöyle diyordu:
"Eyvah babacığım, ölüm haberini Cebrail'e verdiğimiz baba! Eyvah babacığım, Rabbine ne de yakındın baba! Eyvah babacığım, yeri Firdevs cenneti olan baba! Eyvah babacığım, Rabbinin davetine icabet eden baba!" Bu rivayeti nakleden Hammad; "Sabit'in bu hadisi naklettiğinde şiddetle ağladığını, ağlamaktan omuzlarının oynadığını gördüm." demiştir.
Yine İbn-i Mace, aynı babda Enes İbn-i Malik'ten şöyle rivayet etmiştir: "Fatıma bana, “Ey Enes, nasıl Resulullah'ın (s.a.a) üzerine toprak dökmeğe gönlünüz razı oldu!" dedi. [124] Bu hadisleri Hakim de Müstedrek-üs Sahihayn'de başka bir senetle rivayet etmiştir ve bu hadisin Şeyhayn'in (Buhari ve Müslim'in) şartına göre sahih olduğunu kaydetmiştir. 3- Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned'inde kendi senediyle Enes'ten şöyle rivayet eder: "Biz Resulullah'ı (s.a.a) defnedip döndüğümüzde Fatıma şöyle dedi: “Ey Enes, nasıl gönlünüz Resulullah'ı (s.a.a) toprağa gömüp dönmeye razı oldu?!” [125] 4- Beyhaki, Sünen'inde kendi senediyle Enes'ten şöyle rivayet eder: "Allah'ın Resulü'nün (s.a.a) ölüm hastalığı sırasında, Hz. Fatıma, (selâmullahi aleyha) onu kendi göğsüne yasladı ve Resulullah'ın rahatsızlığı çok şiddetliydi. Fatıma: "Ah, babamın rahatsızlığı ne şiddetlidir!" dedi. Peygamber (s.a.a), "Artık bu günden sonra babanın bir rahatsızlığı kalmayacak." dedi.
Resulullah (s.a.a), defin olduktan sonra da Fatıma, bana hitaben "Ey Enes, nasıl Resulullah'ın üzerine toprak dökmeye gönlünüz razı oldu?" dedi. [126]
5- Ebu Nuaym de, Hilyet-ül Evliyâ'da kendi senediyle İmam Muhammed Bakır'dan (a.s) şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah'ın (s.a.a), vefatından sonra Hz. Fatıma'nın (s.a), güldüğü görülmedi…" [127]
Ve yine buyurdu ki: "Hz. Fatıma (selâmullahi aleyha), Peygamberden (s.a.a) sonra altı ay yaşamıştır." Bu hadisi İbn-i Sa'd da, kendi Tabakat'ında rivayet etmiştir. 6- Askalani, Feth-ul Bâri'de, Taberani'nin, Aişe'den şöyle bir rivayet nakledildiğini kaydetmiştir: "Resulullah (s.a.a), Fatıma'ya şöyle dedi: "Cebrail, Müslümanların kadınları arasında hiçbirinin senin kadar musibete duçar olmayacağını bana bildirmiştir. Öyleyse senin sabrın, onların hiçbirinden az olmamalıdır.” [128]
21. Bölüm Hz. Fatıma'nın (s.a), Esma'yı Bir Tabut Hazırlamakla Görevlendirdiğine Dair
Muhibbuddin Taberî şöyle rivayet etmiştir: "İmam Muhammed Bâkır’ın (a.s), annesinden rivayet ediyor ki: "Hz. Fatıma (selâmullahi aleyha), Umeys kızı Esma'ya: "Ey Esma, ben bir kadın öldüğünde üzerine bir örtü örtülmesinden hoşlanmıyorum." dedi
Esma: "Ey Resulullah'ın kızı, müsaade ederseniz Habeş'de gördüğüm bir şeyi size göstereyim." dedi. Sonra birkaç yaş ağaç getirdi ve onları eğdi ve üzerine bir parça attı. Hz. Fatıma (selâmullahi aleyha): "Bu ne güzeldir. Böylece kadının ve erkeğin cenazesi birbirinden ayırt edilir. Ben, öldüğümde sen ve Ali (a.s), bana gusül verin. Başka hiçbir kimse bulunmasın" buyurdu.
Hz. Fatıma, vefat ettiğinde Aişe gelip içeri girmek istedi. Esma, "Girme" dedi. Aişe, Ebu Bekir'in yanına gelip bu durumdan şikayet ederek şöyle dedi: "Bu hasamiye (bu kötü kadın), benim de Fatıma'nın yıkanmasında bulunmama engel oluyor. O, Fatıma'ya gelinlerin tahtırevanı gibi bir de tahtırevan yapmıştır!"
Bunun üzerine Ebu Bekir geldi ve kapıda durup: "Ey Esma," dedi, "neden Peygamber (s.a.a) hanımlarının onun kızının cenazesinin yanına gelmesine engel olmuşsun ve onun için gelin tahtırevanı gibi bir tahtırevan hazırlamışsın" dedi. Esma; Fatıma'nın, kimseyi onun cenazesinin yanına gelmemesini vasiyet ettiğini söyleyerek, yaptığı tabutun numunesini Fatıma'nın sağlığında ona gösterdiğini ve onun da böyle bir şeyi yapmasını kendisinden istediğini anlattı. Ebu Bekir: "Fatıma'nın verdiği emre uy." dedi ve böylece Ali (a.s) ve Esma Fatıma'yı yıkadılar.
Muhibbuddin Taberî, bu hadisi Ebu Amr'ın rivayet ettiğini kaydetmiştir ve Dulabî de, bu hadisi muhtasar bir şekilde rivayet etmiştir. Dulabî'nin naklinde şu cümle yer almıştır: Fatıma, Esma'nın yaptığı tabutu görünce gülümsedi. Halbuki onun Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra o güne kadar gülümsediği görülmemişti. [129]
22. Bölüm Hz. Fatıma'nın (a.s) Kendi Vefatını Bildirdiğine Dair Ahmed İbn-i Hanbel, Ümmî Selme'den şöyle rivayet eder: "Hz. Fatıma'nın (selâmullahi aleyha) vefatıyla sonuçlanan hastalığı döneminde ben, onun bakımını üstlenmiştim. Bir gün onun durumu diğer günlere nispet iyi idi. Hz. Ali (a.s) da işlerinden dolayı evden ayrılmıştı.
Bana şöyle dedi: "Yıkanmam için su hazırla." Ben su hazırladım ve döktüm; o da güzel bir şekilde kendisini yıkadı. Sonra: "Benim yeni elbiselerimi getir." dedi ve ben getirdim. Sonra: "Benim yatağımı evin ortasına ser" dedi ve ben söylediğini yaptım. Ve o elini yüzünün altına koyup kıbleye yönelerek yatağa uzandı. Sonra da: "Ey cariye, ben şimdi vefat edeceğim; ve ben yıkanmışım (kendimi pâk etmişim); kimse benim üzerimi açmasın" buyurdu. (Bunu söyledikten) Sonra dünyadan göçtü. Sonra Hz. Ali (a.s) geldi ve ben ona olayı anlattım."[130] Bu hadisi Muhibbuddin Taberî de, Zehair-ül Ukbâ kitabında Ümmî Seleme'den rivayet etmiştir. Hakeza bu hadisi Ahmed (Menakıb'ında) ve Dulabî de rivayet etmişlerdir. Yine bu hadisi İbn-i Esir de, Üsd-ül Gabe'de Ümmî Selme'den rivayet etmiştir.
23. Bölüm Hz. Fatıma'nın (s.a) Kıyamet Günü Haşrolması ve Sırat'tan Geçmesine Dair
1- Hakim, Müstedrek-üs Sahihayn'de kendi senediyle Ebu Hüreyre'den naklen Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Kıyamet günü, peygamberler kendi kavimlerinden olan müminlerle mülakat edebilmek için at üzerinde mahşere gelirler. Hz. Salih, kendi devesine binerek mahşere gelir ve ben, Burak'ın üzerinde mahşere gelirim. Burak her bir adımıyla gözün görebildiği en son noktaya kadar yol alır ve Fatıma, benim önümde hareket eder." [131]
2- Kenz-ül Ummâl'da nakledilen hadis ise şöyledir: "Kıyamet günü, peygamberler at üzerinde mahşere gelirler. Salih Peygamber, kendi ashabından olan müminlerle görüşebilmek için devesi üzerinde mahşere gelir. Fatıma, Hasan ve Hüseyin (aleyhimus-selam) cennet develerinden iki devenin üzerine binerek mahşere gelirler ve Ali İbn-i Ebu Talib (aleyhis-selam) da benim deveme binerek mahşere gelir. Ben ise, Burak'a binerek mahşere gelirim ve Bilal de kendi devesine binerek mahşere gelir ve ezan okur…" [132] Muttaki, bu hadisi Taberani, Ebu-s Sahy ve İbn-i Asakir'in, Ebu Hüreyre'den naklettiğini bildirmiştir. 3- Hakim, "Müstedrek-üs Sahihayn" adlı eserinde, Hz. Ali'den (a.s), Peygamberin (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kıyamet günü olduğunda perde arkasından bir münadi: "Ey mahşer halkı, gözlerinizi Muhammed'in (s.a.a) kızı Fatıma mahşerden geçinceye dek kapayın" diyecektir." [133] Hakim, bu hadisin Buhârî ve Müslim'in şartına göre sahih olduğunu kaydeder. Bu hadisi, Hakim başka bir senetle de zikreder. İkinci naklin sonunda şu ibare de mevcuttur: Sonra Fatıma üzerindeki iki yeşil parçayla mahşerden geçer. Hakim, bu hadisin senedini sahih biliyor. Aynı hadisi İbn-i Esir, Üsd-ül Gabe'de ve Heysemî, Mecma-üz Zevâid'de yukarıdaki ilaveyle nakleder. Yine o, bu hadisi Taberani'nin, el-Kebir'de rivayet ettiğini kaydeder. Bu hadisi Muhibbuddin Taberî de rivayet etmiştir. O, bu hadisi Hz. Ali'den (a.s) rivayet ettiğini bildirmiştir.
4- Bağdadî, Tarih-i Bağdad'da iki senetle Aişe'den, Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Kıyamet günü olduğunda bir münadi nida eder ki: Ey halk, başlarınızı eğin ki, Muhammed'in (s.a.a) kızı geçsin." [134] Bu hadisi Muhibbuddin Taberî de İbn-i Beşran'dan naklen zikretmiştir.
5- Muttaki, Kenz-ül Ummâl kitabında rivayet ediyor ki: "Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Kıyamet günü, bir münadi arştan şöyle nida eder: Ey mahşer halkı, başlarınızı aşağıya eğin ve gözlerinizi yumun ki, Muhammed'in (s.a.a) kızı Fatıma, sırattan geçsin; Fatıma, yıldırım gibi hurilerden olan yetmiş bin cariyenin eşliğinde sırattan geçer." Muttaki, bu hadisi Ebu Bekir'in, "el-Ceylaniyat" adlı kitabında Ebu Eyyub'dan rivayet ettiğini kaydeder. Yine iki ayrı senetle ve az bir farkla Ebu Bekir'den rivayet etmiştir. Bu hadisi İbn-i Hacer de, es-Savaik-ul Muhrika'da nakletmiştir.
Yine Muhibbuddin Taberî de, Ebu Sa'd Muhammed İbn-i Ali İbn-i Ömer en-Nekkaş'ın "Fevaid-ül Arakeyn" kitabından naklen bu hadisi zikretmiştir. Taberî'nin nakli şöyledir: "Fatıma, parlak bir yıldırım gibi hurilerden yetmiş bin cariyenin eşliğinde sırattan geçer." [135]
24. Bölüm Allah Teala'nın Hz. Fatıma'nın Soyuna Ateşi Haram Ettiğine Dair
1 - Hakim, sahih senetle Abdullah İbn-i Mes'ud'dan rivayet etmiştir ki: Allah'ın Resulü şöyle buyurdu: "Fatıma, iffetini kamil olarak korudu. Bu yüzden Allah onun soyuna ateşi haram kılmıştır." [136]
Hakim, "Bu hadisin senedi sahihtir" demiştir. Bu hadisi Ebu Nuaym, Hilyet-ül Evliyâ'da, Muttaki, Kenz-ül Ummâl'da, Bezzaz ve Ebu Ya'la'dan naklen rivayet etmişlerdir. Yine bu hadisi Muhibbuddin Taberî, Ebu Temam'dan naklen rivayet etmiştir. 2 - Muttaki, Kenz-ül Ummâl kitabında Taberani vasıtasıyla İbn-i Abbas'tan rivayet etmiştir ki: Allah'ın Peygamberi, Fatıma'ya (selâmullahi aleyha) şöyle buyurdu: "Allah sana ve evlatlarına azap etmez." [137]
3 - Yine Muttaki, Taberî tarikiyle İbn-i Mes'ud'dan rivayet ediyor ki: "Gerçekten Fatıma, kamil olarak iffetini korudu ve bu yüzden Allah onu ve evlatlarını, cennete dahil eder." [138] Bu kitabın birinci ve üçüncü bölümlerinde "Allah Teala'nın Fatıma'yı (s.a), onun soyunu ve dostlarını ateşten kesmiş, ayırmış” olduğunu bildiren hadisler geçti. 25. Bölüm
Hz. Fatıma'nın (s.a) Cennete Uğurlanışına Dair Muhibbuddin Taberî, Zehair-ül Ukbâ'da Hz. Ali'den (a.s) Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Benim kızım Fatıma, kıyamet günü mahşere gelir ve onun üzerinde hayat suyuyla yoğrulmuş bir keramet elbisesi olur; mahlukat ona bakarak şaşkına uğrarlar. Sonra ona cennetin elbiselerinden bir elbise giydirilir ve bu elbisenin üzerine yeşil yazıyla yazılır ki: "Hz. Muhammed'in (s.a.a), kızı Fatıma'yı en güzel surette ve en kamil heybet ile ve tam bir kerametle ve yeterli pay ile cennete dahil eyleyin.” Böylece bir gelin gibi etrafında yetmiş bin cariye ile cennete uğurlanır." [139]
26. Bölüm
Hz. Fatıma'nın (s.a) Cennete Girecek İlk Şahıs Olduğuna Dair 1 - Muttaki, Kenz-ül Ummâl'da Hz. Resulullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Cennete girecek ilk şahıs Muhammed'in (s.a.a) kızı Fatıma'dır. Fatıma'nın, bu ümmetteki yeri Beni İsrail'deki Meryem'in yeri gibidir." [140] Muttaki, bu hadisi Ebu-l Hasan Ahmed İbn-i Meymun'un Fazail-i Ali'de (a.s) rivayet ettiğini ve Rafi'in, Bedl İbn-i Mihbir'den, o da Abdusselam İbn-i Aclan'dan, o da Ebu Yezid el Medenî'den, o da Resulullah'tan (s.a.a) rivayet ettiğini kaydetmiştir.
2 - Zehebî, Mizan-ül İ'tidal'de senediyle birlikte Ebu Hüreyre'den bir hadis nakletmiş ve o hadisin sahih olduğunu da kaydetmiştir: Hadis şöyledir: "Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Cennete girecek olan ilk şahıs Fatıma'dır." [141] Zehebî, bu hadisi Ebu Salah el-Müezzin'in "Menakıb-ı Fatıma"da (selâmullahi aleyha) rivayet ettiğini kaydetmiştir.
27. Bölüm
Hz. Fatıma'nın (s.a) Meşhur Hutbesi
İbn-i Tayfur diye meşhur olan Allame Ahmed İbn-i Ebu Tahir, "Belağat-ün Nisâ" [142] kitabında Abdullah İbn-i Hasan'dan, o da kendi senediyle babalarından (s.a) şöyle rivayet etmiştir: "Ebu Bekir, Fedek arazisini Fatıma'dan almayı kararlaştırdığında bu haber Hz. Fatıma'ya ulaştı. Başörtüsünü başına örtüp cilbabını [143] giyindi ve yakınlarının hanımlarından ve kendi hizmetçilerinden oluşan bir grup hanımın eşliğinde hareket etti. Yürürken etekleri yere çekilen uzun bir elbise giyinmişti ve yürüyüşü Hz. Resulullah'ın (s.a.a) yürüyüşünden farksızdı. Gelip Ebu Bekir'in bulunduğu yere ulaştı. Ebu Bekir, muhacirler ve ensardan oluşan bir kalabalığın içerisinde bulunuyordu. Hz. Fatıma'yla halk arasına bir perde asıldıktan sonra (Resulullah'ın mezarının başında) oturdu ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Oradakiler de onun ağlamasıyla ağlamaya başladılar. Meclisi büyük bir hüzün kapladı. Sonra Hz. Fatıma (s.a), ağlamayı kesip biraz öylece sessiz durdu. Halkın figanı dinip galeyanı yatışınca, Allah'a hamd ve sena edip ve Resulüne salat göndererek söze başladı. Halk tekrar ağlamaya başladılar; durduklarında konuşmasını sürdürerek şöyle buyurdu: "Allah'a hamd olsun verdiği nimetleri için; ona şükürler olsun ilham ettiği hidayetlerden ötürü; ona senalar olsun, sunmuş olduğu eşsiz ve benzersiz yaygın ihsanları ve verdiği bol ve kamil bağışları ve lütfettiği tüm nimetleri için. Nimetleri sayılmaz ve nimetlerinin sürekliliğinin şükrü eda edilmez ve ebedi oluşları idrak olunabilmelerini imkansız kılar. O, nimetlerini daha da artırmak için kullarını şükretmeye çağırmış ve nimetini bollaştırarak da mahlukatından ona hamd etmelerini istemiş ve (kıyamette) benzerlerine davet ederek ihsanını (salih insanlara) iki kat kılmıştır. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka bir ilah yoktur; tektir; ortağı yoktur; o Allah ki, Tevhit kelimesinin te'vilini (esas ve özünü) ihlas kılmıştır ve kalplere ona bağlılığı yerleştirmiştir ve aklın kavrayabilmesi için tevhid düşüncesini aşikâr etmiştir. O Allah ki, gözlerin onu görmesi ve dillerin onun sıfatlarını beyan etmesi ve kavrayışların onun keyfiyetini anlaması imkansızdır. O Allah ki, önceden olan bir şeye dayanmadan ve bir eş ve benzere öykünmeden, yaratıkları yaratmaya muhtaç değilken ve yaratmada kendine bir yararı yokken, kendi güç ve meşiyetiyle her şeyi var etti. Sadece hikmetinin sağlamlığını bildirmek ve itaati hususunda uyarmak ve kudretini aşikâr etmek ve mahlukatını kulluğa çağırmak ve çağrısını güçlü kılmak için onları vücuda getirdi. Sonra da kullarını kendi gazabından korumak ve onları cennetine sevk etmek için itaati karşısında mükâfatı ve isyanı karşısında da azabı vaad etti.
Ve şehadet ederim ki, babam Muhammed, O’nun kulu ve resulüdür. Allah, onu peygamber olarak göndermeden önce beğenmiş ve yaratmadan önce seçmiştir ve meb'us kılmadan önce -hatta mahluklar gayb aleminde korkunç perdeler altında saklıyken ve yokluk sınırının eşiğinde bulunurken- onu Ahmed (yani beğenilmiş) olarak isimlendirmiştir. Çünkü Allah, işlerin nihayetini ve hadiselerin akışını bilir ve takdir ettiği şeylerin yerlerine vakıftır. Allah emrini tamamlamak ve kendi hükmünü geçerli ve kesin kılmak, kesin kıldığı kaderlerini icra etmek için onu peygamber olarak gönderdi. (Resulullah (s.a.a) meb'us olduğunda), İnsanlar çeşitli dinlere bölünmüş, her grup kendi ateşinin çevresinde toplanmış bulunuyorlardı, putlara tapıyor, ama Allah'ı tanımalarına rağmen (bilerekten) onu inkâr ediyorlardı. (Böyle bir dönemde) Allah Teala, Muhammed'in (s.a.a) nuruyla onların, üzerine çökmüş karanlıkları aydınlığa çevirdi. Kalplerdeki (küfrün) düğümlerini çözdü; gözlerden şaşkınlık perdelerini giderdi. Böylece Peygamber (s.a.a), insanlar arasında hidayet işini üstlendi, sonunda onları sapıklıklardan kurtardı ve kör olan gözleri açtı. Sağlam dine doğru onları hidayet eyledi ve doğru yola onları davet etti.
Bunlardan sonra Allah, Peygamberinin kendi istek ve rağbetiyle onu, bu dünyadan alıp kendisine doğru götürdü. Böylece Hz. Muhammed (s.a.a), bu dünyanın zorluklarından kurtulup yüksek meleklerin eşliğinde Rabb'inin rızasıyla kuşatıldı ve yüce mülk sahibi Allah'ın civarına erişti. Allah'ın salatı, selamı, rahmet ve bereketleri, kendi peygamberi, vahyinin emini, kulları arasında seçtiği, beğendiği ve razı olduğu babama olsun."
Sonra mecliste bulunanlara bakarak şöyle dedi: "Ey Allah'ın kulları, sizler onun emir ve nehiylerinin muhatabı, dinin ve vahyin taşıyıcıları, Allah'ın kendi nefislerine emin kıldığı kimseler ve ümmetlere dinin tebliğcilerisiniz. Allah tarafından hak bir önder (olan Kur'an) sizin aranızdadır. O, Allah'ın size sunmuş olduğu bir ahittir ve halef olarak bıraktığı bir emanettir. O, Allah'ın nâtık kitabı, sâdık Kur'ân'ı, yüce nuru, parlak ışığıdır. Basiretleri (hidayetleri) aşikârdır. Sırları münkeşef, açıktır. Zahirleri aydındır. Ona uyanlara gıpta olunur. Kur'an kendisine uyanı, Allah'ın rızasına götürür, ona kulak vereni kurtuluşa erdirir. O Kur'an vasıtasıyla Allah'ın aydın hüccetlerine, açıklanmış azimetlerine (farzlarına), sakındırılmış haramlarına, belli nişanelerine, yeterli burhanlarına, yapılması istenilen faziletlerine ve kullara hibe edilen ruhsatlarına ve yazılı şeriatlarına ulaşılır.
(Sonra Hz. Fatıma, Kur'an-ı Kerim'de yer alan şeriatı açıklayarak şöyle buyurdu):
"Allah, imanı sizler için şirkten temizlenme vesilesi kılmıştır. Namazı; kibirden uzaklaşmanız, zekâtı; nefsin yücelmesi ve rızkın çoğalması, orucu; ihlası sabitleştirmek, haccı; dinin temellerini sağlamlaştırmak, adaleti; kalpleri birleştirmek ve bize itaati, dinin düzelmesi ve nizamı için farz kılmıştır. İmametimizi; tefrikadan kurtulmak, cihadı; İslam'a izzet kazandırmak, sabrı; mükâfatı hakketmek, emr-i bil mârufu; tüm halkın maslahatını korumak, vâlideyne (baba ve anneye) iyiliği; Allah'ın gazabından kurtulmak için farz kılmıştır. Sıla-ı rahim yapmayı (akrabalarla iyi ilişkide bulunmayı) da sayıların çoğalmasına vesile eylemiştir. Kısası; kanların dökülmesini önlemek, nezre (adağa) vefa etmeyi; Allah'ın bağışına ehil olmak ve tartı ve ölçüleri eksiltmeyip hakkınca tutmayı da; malların değerinin korunması için farz kılmıştır. Şarap içmeyi; (kullarını) pisliklerden temizlemek için nehyetmiş, başkalarına zina nispetini vermekten kaçınmayı; lanetten korunmak, hırsızlıktan uzak durmayı da; iffet kazanmak için emretmiş ve şirki; onun rablığına olan inancın halis olması için haram kılmıştır. (Ey inananlar,) "Allah'tan hakkıyla korkun ve ancak Müslümanlar olarak (Allah'a teslim olduğunuz halde) ölün!" [144] "Allah'ın emir ve nehiylerine itaat eyleyin. Gerçekten Allah'tan kulları içinden ancak alimler korkar." [145] Sonra şöyle dedi: "Ey insanlar, bilin ki ben Fatıma'yım ve babam Muhammed'dir (s.a.a). Bu sözü ben tekrar tekrar sizlere söylüyorum. Sözlerim haktır ve yaptığım işte batıl bir yön yoktur. (Allah Teâlâ buyuruyor ki): "Gerçekten size kendinizden olan öyle bir peygamber geldi ki, sizlerin uğradığınız çetinlikler ona ağır gelir, o size pek düşkün ve müminlere şefkatli ve merhametlidir." [146]
"Eğer Muhammed'i (s.a.a) tanısanız; onun, sizin hanımlarınızın babası değil, benim babam olduğunu ve sizin erkeklerinizin değil, benim kocamın (Hz. Ali'nin) kardeşi olduğunu görürsünüz. Ona olan nispet ve yakınlık ne güzel bir nispettir. O, peygamberliği uhdesine alıp, halkı Allah'ın azabından korkuttu. Müşriklerin yolundan yüz çevirdi. Şirkin belini kırıp, onların nefesini kesti ve halkı hikmet ve güzel nasihatle Rabb'inin yoluna çağırdı; putları kırdı; küfrün önderlerini yüzüstü yere serdi. Sonunda kafirler topluluğu bozguna uğrayarak ardlarına dönüp kaçtılar; gecelerin karanlığı, sabahın aydınlığı ile yarıldı ve hakkın özü ortaya çıktı; dinin önderi konuşmaya başladı; şeytan sözcülerinin sesi kesildi; nifakın tacı yere düştü; küfür ve azgınlığın düğümleri çözüldü. Sizler de ibadetten, oruçtan karınları aç, yüzleri ak olanlarla beraber ihlas kelimesini söyler oldunuz." "Sizler Hz. Resul-i Ekrem gelmeden önce ateş dolu bir uçurumun kenarında idiniz, (o halinizle) taşın dibinde kalan, hemen içilip tüketilecek olan bir yudum suydunuz; aç kişinin fırsat gözetmeden kapıp yiyeceği bir lokmaydınız; (düşmanların) ayakları altına düşmüş bir toplumdunuz. İçtiğiniz; deve sidiğiyle dolmuş ve hayvan pisliğiyle kokuşmuş çöllerdeki çukur suyu idi. Yediğiniz; dabaklanmamış deriyle hazırlanan yemekti. Aşağılık bir hale düşmüştünüz; insanların saldırıp sizi yok etmesinden korkuyordunuz. Bütün bunlardan ve güçlülerin belasına uğradıktan, Arab'ın kurtlarına lokma olduktan, kitap ehlinin azgınlarına tutsak düştükten sonra sizleri Allah Tebareke ve Teala babam Muhammed (s.a.a)
vasıtasıyla kurtardı. Bundan sonra ne zaman müşrikler savaş ateşini yaktılarsa, Allah onu söndürdü ve ne zaman şeytan kendi boynuzunu çıkardıysa ve müşriklerden bir grubun ağzı açıldıysa (Peygamber s.a.a) kardeşini (Hz. Ali'yi) tehlikenin önüne çıkarıp müşriklerin ağzını tıkadı. Ali de düşmanların başını ezmedikçe ve yakılan ateşin alevini kılıcıyla söndürmedikçe geri dönmezdi. O, Allah'ın zatı için zahmete katlanan, Allah'ın emrinde ciddiyet gösteren, Resulullah'ın yakını ve Allah'ın velilerinin efendisidir. O, hak yolunda kollarını sıvayarak iyilik istiyor, ciddiyetle çalışarak bu yolda zahmete katlanıyordu. Ama siz (o dönemde) rahat bir yaşayış yolunu seçip asayiş ve emniyet içersinde hayatınızı sürdürüyordunuz ve bizlerin başına gelen belaların sonucunu bekliyordunuz; neticenin kimin yararına olacağını öğrenmek istiyordunuz; savaşlara katılsanız da düşmanla karşılaştığınızda geriye dönüp kaçıyordunuz. Allah Tealâ, Peygamberine enbiyanın bulunduğu, yani seçkinlere ayırdığı makama yücelmeyi kararlaştırdığında sizlerdeki nifak düğümleri aşikâr oldu; din gömleği artık yıprandı; kendini gizlemiş olan azgınlar nutka geldi; cansız kalmış düşmanlar harekete geçti; bâtıl ehlinin önderleri kükremeye başladı ve sizin aranızda değer kazandılar. Şeytan başını kendi yuvasından çıkarıp sizleri kendisine doğru çağırdı. Sizlerin de onun davetini kabullenmeye ve aldanmaya meyilli olduğunuzu gördü; sonra sizi tahrik etti; sizleri hafif buldu; sizleri kışkırttı, siz de hemen galeyana geldiniz. Böylece sizler başkasının devesini (kendi deveniz olarak) dağladınız ve (onu) başkasına ait çeşmeye sürdünüz (yani başkasına ait olan hilafete el koydunuz). Bütün bunlara henüz Resul-i Ekrem'in vefatından kısa bir süre geçmeden ve henüz kalbimizin yaraları tazeyken, yüreğimizin cerahati iyileşmeden, hatta Resul-i Ekrem'in cenazesi defnedilmeden teşebbüs ettiniz. "Fitne çıkmasından korkuyoruz" diyerek bu işlere koştular. "(Oysa) İyi bilin ki (bu işleriyle), tam fitnenin ortasına düşmüşlerdir. Gerçekten cehennem, kafirleri (her taraftan) kuşatmıştır." [147]
Heyhat! Size ne olmuştur? Ve (haktan dönüp), Allah'ın kitabını bırakıp neye yönelmişsiniz? Oysaki onda olan hakikatler zahir, ahkamı nurlu, nişaneleri belirgindir; sakındırdığı şeyler ortadadır; emirleri açıktır. Ama sizler onu arkanıza atmışsınız. Acaba Kur'an'ı bırakmayı ve ona sırt çevirmeyi mi istiyorsunuz; yoksa başka bir kitapla mı hüküm veriyorsunuz? "Ne kötüdür zalimlerin (Kur'an'ın yerine) seçtikleri bedel" [148] "Kim ki, İslam'dan başka bir din arasa o (din) asla ondan kabul edilmez ve o ahirette ziyankârlardan olur." [149] "Sonra, ancak o fitnenin doğurduğu nefret yatışıncaya ve kontrol altına girinceye kadar beklediniz. Sonra yine fitnenin alevini daha da bir şiddetlendirmeye ve ateşini daha da bir kızgınlaştırmaya yöneldiniz. Aldatıcı şeytanın davetine icabet ederek, dinin apaydın nurlarını ve Peygamberin sünnetini söndürmeye koyuldunuz. Sizler köpüğü içmek adına altındaki sütü içiyor, (beytul malı gizlice istediğiniz şekilde harcıyorsunuz), bunun yanı sıra açıkta ve gizlide Peygamberin Ehl-i Beyt'ine ve evladına haksızlık ediyorsunuz. Biz ise, sizlerin kalbimize vurduğunuz hançer yarasına ve bağrımızı delen ok darbesine sabrediyoruz. Siz şimdi de benim, babamdan miras alma hakkımın olmadığını iddia ediyorsunuz. "Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar (uygulamak istiyorlar)? Halbuki, yakin eden bir toplum için hükmü Allah'tan daha güzel olan kim olabilir?" [150] Acaba sizler bilmiyor musunuz? Oysa, sizlere güneş gibi aşikâr olmuştur ki, ben onun kızıyım? Ey Müslümanlar, acaba benim mirasım zorla benim elimden alınacak mı? (ve siz buna seyirci mi kalacaksınız?)." "Ey Ebu Kuhafe'nin oğlu (Ebu Bekir)! Acaba senin babandan miras alman, ama benim babamdan miras almamam Allah'ın kitabında mı yazılmıştır? Gerçekten ortaya attığın söz büyük bir iftiradır. Acaba bilerek mi Allah'ın kitabını arkanıza atıp terk ettiniz? Kur'ân-ı Kerim buyuruyor ki: "Ve Süleyman Davud'dan irs aldı (ona mirasçı oldu)." [151] Ve Yahya İbn-i Zekeriyya'nın kıssasını anlatırken de buyurmuştur: "Dedi ki (Ey Rabb'im,) Bana bir veli lütfet ki, benden ve Yakup soyundan irs alsın (mirasçı olsun)." [152] Ve yine buyurmuştur ki: "Allah'ın kitabında akrabaların bazıları, bazılarına (nispet, irs hususunda) daha evladır." [153]
Yine buyurmuştur ki: "Allah size evlatlarınız hakkında bir erkeğe iki kadının payını tavsiye eder." [154] Yine buyurmuştur ki: "Sizlerden birinin ölümü geldiği zaman kendisinden bir hayır (mal) bırakıyorsa baba ve annesine ve yakınlarına (verilmesi için) adalet ve iyilik üzere vasiyet etmek (Allah'tan) takvalılara bir borç olarak yazılmıştır." [155]
"(Kur'ân ayetleri böyle buyururken acaba) sizlere göre benim bir payım yok mu ve benim babamdan miras almaya hakkım yok mudur?! Acaba Allah, Sizlere irs ayetinde bir özellik tanımış da yalnız babamı mı çıkarmıştır? Yoksa sizler, "Ayrı ayrı dinlere mensup olan kişiler birbirlerinden irs alamazlar mı" diyorsunuz (ve bu yüzden bana irs hakkı tanımıyorsunuz)? Acaba ben ve babam aynı dine bağlı değil miyiz? Yoksa sizler Kur'an'ın husus ve umumunu (genel hükümlerini ve o hükümlerden istisna edilen durumlarını) benim babam ve amcam oğlundan daha mı iyi bildiğinizi iddia ediyorsunuz?" "Ey Ebu Bekir, bu eğerli, yularlı ve süslenmiş Fedek devesini al da götür! Ama bil ki, mahşere geldiğin gün yaptıklarınla karşılaşacaksın. O gün ki, hakim Allah'tır ve kefil Hz. Muhammed (s.a.a)! Ne güzel gündür o gün, o günde batıla uyanlar ziyana uğrarlar; o zaman pişmanlık da halinize bir yarar sağlamayacaktır! Her bir sözün (hakikatin) gerçekleşeceği bir yer ve zaman vardır." "Artık yakında zelil edici azabın kime geleceğini ve kalıcı azabın kimi yakalayacağını bileceksiniz." [156]
Sonra Ensar'a doğru bakarak şöyle dedi: "Ey yiğitler topluluğu ve dinin yardımcıları ve İslam'ın koruyucuları, benim hakkımda yaptığınız bu gevşeklik ve benden zulümle alınan (Fedek) hususundaki bu gafletiniz nedir? Acaba Resulullah (s.a.a): "Kişinin ihtiramı, evlatlarına iyi davranmakla korunur" diye buyurmuyor muydu? Ne çabuk da verdiğiniz ahdi bozdunuz? Sizlerin benim talebimi yerine getirmeye gücünüz var. Acaba kendi kendinize, "Muhammed (s.a.a) öldü mü" diyorsunuz? (Evet, öldü ama bu) Bir büyük musibet idi ki, bu yüzden hasıl olan boşluk ve vücuda gelen gedik ne de büyüktür. Yeryüzü onun gaybetiyle karardı; yıldızların yüzü tutuldu; ümitler boşa çıktı; dağlar onun karşısında huşu etti. Ama Resulullah'ın vefatıyla da hadler aşıldı ve hürmetler paymal edildi. Allah'a Andolsun ki, benzeri görülmemiş büyük bir musibet idi. Ama her sabah ve akşam evlerinizde okunan Allah'ın kitabı, bunun vuku bulacağını açıkça ilan etmişti. Ondan önceki peygamberlerin de durumundan haber vermişti ve bu değişmez bir hüküm ve kesin bir kazadan ibaret idi. "Muhammed, ancak bir elçidir, ondan önce peygamberler gelip geçmiştir; acaba eğer ölürse veya öldürülürse sizler (dinden) geriye mi döneceksiniz? Kim ki, dinden geriye dönerse (bilsin ki) Allah'a asla bir zarar vermez ve Allah şükredenleri mükâfatlandırır." [157]
Ey Kıyle oğulları (Evs ve Hazrec), sizin gözünüzün önünde babamın mirasını elimden alacaklar ve sizler buna şahit olup susacak ve topluca bunu duyup kendinizi kenara mı çekeceksiniz?! Halbuki, hepinize yardım çağrısında bulunmuşum ve siz de haberdarsınız. Sizler ki, güç ve sayınız yeterlidir ve elinizde silah ve kalkan vardır. Acaba nasıl olur da yardım çağrısını duyup icabet etmiyorsunuz; feryadımızı işitiyor, ama bizim yardımımıza koşmuyorsunuz? Oysaki sizler cesur insanlar diye tanınmışsınız ve iyilik ve salah ile marufsunuz; sizler seçkinler ve beğenilmişlersiniz. Araplarla savaştınız ve çetinlik ve zorluklara karşı koydunuz ve kabilelerle karşı karşıya geldiniz ve kahramanlarla mücadele eylediniz. Nice uzun zamanlar biz (Ehl-i Beyt) size emrettiğimizde siz hep itaat ediyordunuz. Nihayet İslam değirmeni bizlerin ekseninde dönmeye başladı, nimet ve rızk çoğaldı ve şirkin sesi kesildi ve iftiracıların coşkusu yattı, küfrün ateşi söndü ve fitnenin çağrısı sustu, dinin nizamı güçlendi. Öyleyse neden hak aşikâr olduktan sonra şaşkınlığa düştünüz ve gerçekler ilan olduktan sonra onu tekrar gizlemeye yöneldiniz ve hakka yöneldikten sonra geriye döndünüz ve iman ettikten sonra şirke düştünüz. "Neden antlarını bozan ve Resulullah'ı çıkarmaya yeltenenlerle savaşmıyorsunuz? Oysaki, ilk olarak onlar (savaşı) başlattılar. Yoksa onlardan mı korkuyorsunuz? Oysaki, gerçek iman sahibi iseniz kendisinden korkmanıza en layık olan Allah'tır." [158]
Ben, sizlerin alçalmaya yöneldiğinizi ve yöneticilik makamına layık olanı bu makamdan uzaklaştırdığınızı görüyorum. Sizler rahatlık ve zevke çekildiniz. Darlıktan kaçıp genişliğe ve refaha meylettiniz. Ruhunuza yerleşen marifet ve anlayışları çıkarıp attınız ve afiyetle yediğiniz şeyi geri kustunuz. "Eğer, sizler ve yeryüzünde bulunan herkes kafir olsalar (nankörlük etseler), (Allah'a bir zarar veremezler.) Çünkü gerçekten Allah ganidir ve övülendir." [159]
Bilin ki ben, sizlerin bize arka çıkmayacağınızdan, bizi yalnız bırakacağınızdan, kalbinizde yerleşen hıyanetten haberdar olmama rağmen bu sözleri size söyledim. (Bunların size tesir etmeyeceğini biliyordum). Ama bunlar ruhun taşkınlığı, gazabın taşması, tahammülün sona ermesi neticesinde dile getirdiğim içimde toplanan dertlerimdi ve bu sözler benim size karşı hüccetimdir.
Evet, alın götürün onu (hilafeti) ve yükleyin yükünüzü! Ama bilin ki, bu devenin sırtı yaralı, ayakları da aşınmıştır. O, sizlere sürekli utanç kaynağı olacak, üzerinizde de Allah'ın gazabı ve ebedi bir utanç dağı olarak; sizi, yürekleri kapsayan Allah'ın ebedi ateşine götürecektir. Bilin ki, yaptıklarınız Allah'ın gözü önündedir. "Ve zalimler yakında nasıl bir akibete (azaba) duçar olacaklarını bilecekler." [160]
Ben, sizleri önünüzde bulunan şiddetli azaptan korkutanın kızı Fatıma'yım. Öyleyse "Siz amel edin, şüphesiz biz de amel etmekteyiz." "Ve bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz." [161]
Hamd Alemlerin Rabbinedir.
Posted: Jul.17.2011 @ 10:32 am | Lasted edited: Aug.22.2011 @ 11:09 am
Kuran' Ehl-i Beyt (a.s)
Kur’an-ı Kerim düşünce, kanun ve değerler kaynağıdır... Kur’an, hayat programını düzenlemek ve hayat kanunlarını belirlemek üzere inen ilahî vahiy ve sözlerdir... Her Müslüman, Kur’an’ın belirlediği hayat çizgisinde hareket etmesi, Kur’an’ın getirdiği kanunlarla amel etmesi ve Kur’an’ın gösterdiği yolda yürümesi gerektiğini bilmektedir... Buradan yola çıkarak, bakalım Kur’an-ı Kerim, Ehl-i Beyt (a.s) hakkında ne demiştir, Ehl-i Beyt (a.s)’dan nasıl söz etmiştir?
Kur’an-ı Kerim, Ehl-i Beyt (a.s)’dan bahsederken iki üslup kullanmıştır:
1- Onlara özel bir unvan vererek onlardan bahsetmiştir. Tathir Ayeti’nde “Ehl-i Beyt” olarak, Meveddet Ayeti’nde de “Kurba” (Peygamber’in yakınları) olarak onlardan söz edilmesini buna örnek olarak verebiliriz. Bu konuda birçok ayet nazil olmuş ve Sünnet-i Nebevî o ayetleri açıklamıştır; müfessirler ve raviler de, onları kendi hadis ve tefsir kitaplarında nakletmişlerdir.
2- Onlarla ilgili olaylar ve vakıaları kaydetmiş, onların fazilet ve makamlarını anlatmış, onları övmüş ve ümmeti onlara yöneltmek istemiştir. Bu konularda birçok ayet inmiştir. Bu ayetlerin bazılarında, Mübahele Ayeti (Âl-i İmran, 61) ve İt' Ayeti'e (İnsan, 8) olduğu gibi, Ehl-i Beyt (a.s)’den toplu olarak söz edilmiş, bazılarında ise Ehl-i Beyt (a.s)’ın bazı fertlerinden bahsedilmiştir. Örneğin; Maide Sûresi'n 55. ayeti olan ve “Velâyet Ayeti” diye adlandırılan, “Sizin veliniz, yalnız Allah, O'n Peygamberi ve iman eden, namaz kılan ve rükû halinde zekât verenlerdir.” ayetinde Hz. Emir'uml;l-Müminin Ali (a.s)’dan bahsedilmektedir.
Biz burada, bu ayetlerden bir kısmı hakkında biraz durmaya çalışacağız:
Genel Olarak Ehl-i Beyt (a.s) Hakkında Nazil Olan Ayetler
1- Tathir Ayeti
“Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.”
(Ahzab Sûresi: 33)
Birçok tefsir ve hadis kitaplarında bu ayet-i kerimedeki “Ehl-i Beyt”ten maksadın, Peygamber’in Ehl-i Byeti ve onların da, “Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (a.s)" olduğu açıklanmıştır.
Suyutî, ed-Dürr'uml;l-Mensur adlı tefsirinde, Taberanî'n, Ümmü Seleme'n şöyle tahriç ettiğini bildiriyor: "Peygamber (s.a.a), kızı Fatıma (a.s)'şöyle buyurdu: “Kocanı ve çocuklarını benim yanıma getir.” O da gidip onları getirdiğinde, Peygamber (s.a.a) Fedek’ten getirilmiş olan abasını onların üzerine attı ve mübarek ellerini onların üzerine koyup şöyle buyurdu: “Allah'305;m, bunlar Muhammed’in ailesi ve soyudur, kendi rahmet ve bereketlerini Muhammed’in ehli ve soyunun üzerine indir; nasıl ki İbrahim' soyuna indirdin. Şüphesiz ki sen, övülensin, yücesin.”
Ümmü Seleme diyor: “Ben de abanın altına girmek ve onlara katılmak istedim ve bunun için abanın bir ucunu kaldırdım. Peygamber (s.a.a) abayı benim elimden çekti ve abanın altına girmeme müsaade etmedi ve şöyle buyurdu: “Sen hayır ve saadet üzeresin.”[1]
Peygamber (s.a.a)' zevcesi Ümmü Seleme'n nakledilen diğer bir hadiste de şöyle geçer: “Peygamber (s.a.a) Ümmü Seleme’nin evinde bir yatakta yatmıştı ve üzerine de bir Hayber abası örtmüştü. O sırada Fatıma (a.s) biraz yemek getirdi. Peygamber (s.a.a) buyurdu: “(Ey Fatıma!) Kocanı ve çocukların Hasan ve Hüseyin’i benim yanıma çağır.” O da onları çağırdı. Yemeği yedikleri sırada Peygamber (s.a.a)’e şu ayet nazil oldu:
“Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.”
Peygamber (s.a.a) üzerindeki abanın fazlasını onların (Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin') üzerine örttü, daha sonra elini abadan çıkarıp göğe kaldırarak şöyle dua etti:
“Allah'305;m, bunlar benim Ehl-i Beytim ve bana ait olan kimselerdir; öyleyse her türlü pisliği ve kötülüğü onlardan gider ve onları tertemiz kıl.”
Hz. Peygamber (s.a.a), bu sözü üç defa tekrarladı. Ümmü Seleme diyor: “Bende başımı o örtünün altına soktum ve dedim: “Ya Resulullah! Ben de sizinle miyim?” Peygamber (s.a.a) iki defa buyurdu: “Sen hayır ve saadet üzeresin.”[2]
Hz. Peygamber (s.a.a), devamlı olarak bu ayetin manasını ümmetine açıklıyor ve bu ayette açıklanan nur ve hidayetten ayrı düşmemeleri için sürekli olarak onların dikkatini bu ayete çekiyordu. Örnek olarak şu hadis-i şerifi zikredebiliriz:
Peygamber Ekrem buyuruyor ki:
“Bu ayet (Tathir Ayeti) beş kişinin hakkında nazil olmuştur: Ben, Ali, Fatıma, Hasan, ve Hüseyin...”[3]
Bu ayetin tefsirinde, Ehl-i Beyt (a.s)'n maksadın kimler olduğu hakkında Aişe'n şöyle bir rivayet nakledilmektedir:
“Bir gün Peygamber (s.a.a) üzerinde siyah yünden dokunmuş nakışlı bir kumaş olduğu halde dışarı çıktı. O sırada Hasan b. Ali geldi, Peygamber onu o kumaşın altına aldı; sonra Hüseyin geldi, Peygamber onu da o kumaşın altına aldı; sonra Fatıma geldi, Peygamber onu da o kumaşın altına aldı; daha sonra da Ali geldi, geldi, Peygamber onu da o kumaşın altına aldı ve şu ayeti okudu: “Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.”
Başka bir rivayette şöyle nakledilmiştir: “Peygamber (s.a.a) sabah namazına giderken Fatıma’nın evinin önünden geçer ve şöyle buyururdu:
“Namaz vaktidir, ey Ehl-i Beyt! Namaz vaktidir... Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister."[4]
Evet, Kur’an-ı Kerim, Ehl-i Beyt (a.s)'n bu şekilde bahsetmekte ve onların her çeşit pislikten, günahtan, heva ve hevesten pâk ve temiz olduklarını belirtmektedir. Bunun için, onların amelleri ve şahsiyetleri bütün Müslümanlara örnektir. Kur’an-ı Kerim’in onları bu şekilde tanıtmasından maksat, ümmete onların yüce makam ve değerlerini açıklayarak, ümmetin onlara tabi olmasını, şeriatı kavrayıp, ilahî hükümleri anlmakta onlara başvurmasını sağlamak, görüş farklılıklarında, anlayış ve inanç çelişkilerinde onlara amelî bir ölçü tayin etmektir. Kur’an-ı Kerim', birçok ayette bu manayı tekit etmesi, Ehl-i Beyt (a.s)’ın Hz. Peygamber’den sonra Müslümanların rehberi olduklarını açıkça gözler önüne sermektedir.
Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in, aylarca devamlı olarak sabah namazlarında Hz. Ali (a.s) ve Hz. Fatıma (a.s)’ın kapısına gelerek onları “Ehl-i Beyt” diye çağırmasının, bu ailenin şahsiyetini tanıtmak, “Tathir Ayeti”ni tefsir etmek, Ehl-i Beyt (a.s)’ın makamını ümmete anlatarak ümmetin dikkatini onlara çekmek ve Ehl-i Beyt' sevgi, itaat ve velâyetlerini ümmete farz kılmaktan başka bir amacı olamazdı.
Taberanî, Ebu’l-Hamra’dan şöyle rivayet ediyor: “Altı ay Peygamber (s.a.a)’ın, Ali (a.s) ve Fatıma (a.s)’ın kapısına gelip şöyle dediğine şahit oldum:
“Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.”[5]
Fahr-i Razî de bu hadisi şöyle naklediyor:
“Ey Peygamber kendi ehlini (aileni) namaza emret ve onun üzerinde sebatla dur.” ayeti nazil olduktan sonra Hz. Resulullah (s.a.a), Hz. Ali (a.s) ve Hz. Fatıma (a.s)’ın evine gelip; “Namaz vaktidir, Ey Ehl-i Beyt! “Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.” derdi."
Aynı kitapta, Hammad b. Seleme’nin Ali b. Zeyd’den, onun da Enes’ten rivayet ettiği hadise de yer veriliyor. O hadiste de şöyle deniyor: “Hz. Peygamber (s.a.a), altı ay boyunca namaza gittiği zaman Fatıma (a.s)’ın evinin önünden geçip şöyle buyuruyordu: “Namaz vaktidir, ey Ehl-i Beyt! Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.”[6]
Allah-u Teala’nın Hz. Resulullah’a: “(Ey Peygamber!) Ehlini namaza emret...” hitabında bulunduktan sonra, Peygamber’in namaz vakitlerinde bu şekilde davranması, Müslümanlara, Allah’ın kendilerinden her türlü kötülüğü gidererek tertemiz kıldığı Ehl-i Beyt’in kimler olduğunu ve Hz. Resulullah’ın onlara verdiği has önemi göstermektedir.
Bundan başka, Tathir Ayeti'n hem manası ve hem de onda kullanılan lafızlar, Ehl-i Beyt'n maksadın bu beş kişi olduğunu göstermektedir. Zira, tefsir kitaplarında da açıklandığı gibi, eğer Ehl-i Beyt’ten maksat, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) hanımları olsaydı, onlara, erkeklerde kullanılan “ankum” ve “yutahhirekum” kelimelerindeki "kum" zamirleri yerine, kadınlarda kullanılan "ankunne" ve "yutahhirekunne" zamirleriyle hitap edilirdi; yani, müennes (kadın) zamiriyle hitap edilirdi. Oysa onlara “ankum” ve “yutahhirekum” kelimelerinde olduğu gibi, müzekker (erkek) zamirleri ile hitap edildiğini görüyoruz. Bu ise, maksadın, Peygamber' hanımları olmadığını göstermektedir.
Bu ayet-i kerime, gerçeği anlamakta şüpheye düşmemek ve Kur’an-ı Kerim' hedeflerinden uzaklaşmamak için bize çok geniş ve derin içerikli bir yolu çizerek İslâmî yaşantıda temel gerçeklere dikkatimizi çekiyor ve ümmeti, Ehl-i Beyt temeli ve ekseni etrafında temizlik ve bütün günah ve pisliklerden arınma esası üzerine toplamak istiyor.
Müslümanlar arasında, Ehl-i Beyt’ten başka, Kur’an-ı Kerim' “mutlak taharet” ve “günah ve kötülüklerden uzak olma” sıfatlarının kendilerinde olduğuna tanıklık ettiği hiç kimse yoktur.
2- Meveddet Ayeti
“(Ey Peygamber! Müslümanlara) De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim, ancak yakınlarıma (Ehl-i Beytime) sevgidir.”
(Şûra Sûresi: 23)
Hz. Peygamber (s.a.a), bu ayetten kimlerin kastedildiğini ve sevgileri ve itaatleri farz olanların kimler olduğunu Müslümanlara beyan etmiştir.
Tefsir, hadis ve tarih yazarları bu ayetteki “Kurba” (Peygamber' yakınları) kelimesinden maksadın, “Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin (a.s)" olduğunu nakletmişlerdir.
Zemahşerî, Keşşaf adlı tefsirinde şöyle yazıyor: “Nakledilmiştir ki, müşrikler bir gün toplanıp kendi aralarında şöyle konuşuyorlardı: “Acaba Muhammed, yaptıklarından dolayı karşılık olarak bir şey isteyecek mi?” O zaman; "De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim, ancak yakınlarıma (Ehl-i Beytime) sevgidir.” ayeti nazil oldu.”
Zemahşerî daha sonra sözüne şöyle devam ediyor: “Bu ayet nazil olduğu zaman Peygamber' “Ya Resulullah! Sevgi ve muhabbetleri bize farz olan yakınların kimlerdir?" diye sordular. Hz. Peygamber (s.a.a): “Onlar Ali, Fatıma ve iki evlatları Hasan ve Hüseyin'r." diye buyurdular."[7]
Ahmed b. Hanbel de, Müsned’inde kendi senedi ile Said b. Cübeyr’den, o da İbn-i Abbas’tan (r.a) şöyle naklediyor:
"Meveddet ayeti nazil olduğunuda Peygamber' “Ya Resulullah! Sevgi ve muhabbetleri bize farz olan yakınların kimlerdir?" diye sordular. Resulullah: “Onlar Ali, Fatıma ve onların iki evladıdır.” diye buyurdu."[8]
Fahr-i Razî, kendi tefsirinde, Keşşaf tefsirinin sahibi Zemahşerî’den “Âl-i Muhammed” hakkındaki görüşünü naklettikten sonra aynen şöyle yazıyor:
“Benim görüşüme göre, “Âl-i Muhammed” Muhammed’in Ehl-i Beyti, Hz. Muhammed ile irtibatı çok yakın olan kimselerdir. Bu irtibat daha kuvvetli ve daha kâmil oldukça yakınlığın ölçüsü de artacaktır. Hiç şüphesiz, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’in Hz. Peygamber'olan yakınlıkları, onunla olan irtibatları herkesten daha fazla ve daha kuvvetli idi. Bu, mütevatir olarak nakledilmiş ve ispat olunmuştur. O halde, onların “Âl-i Muhammed” olduğu ortaya çıkıyor.
“Âl” kelimesinin açıklamasında değişik görüşler ortaya atılmıştır. “Âl”dan maksadın “akrabalar” olduğu görüşünü kabul etsek, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’in “Âl-i Muhemmed” olduğu açıktır. Bazıları, “Âl”dan maksadın bütün ümmet olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ama bu görüş batıl bir görüştür. Çünkü bu görüş, “Âl” kelimesinin sözcük anlamına tamamen ters düşmenin yanı sıra, ümmetin tümünün “Âl” sayıldıkları için zekat yemelerinin haram olmasını da gerektirir. Oysa bunun doğru olmadığı ortadadır. Dolayısıyla Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin' “Âl” kelimesinin kapsamına girdikleri kesindir; oysa onlardan başkalarının bu kelimenin kapsamına girmesinde ihtilaf vardır. Başkalarının “Âl” kelimesinin kapsamına girmesi, gerçekte akılın ve naklin hilafınadır.”
Daha önce de söylediğimiz gibi, Zemahşerî nakletmiştir ki: "Bu ayet (Meveddet Ayeti) nazil olduğunda Peygamber’e: “Ya Resulullah! Muhabbet ve sevgileri bize farz olan yakınların kimlerdir?" diye soruldu. Bunun üzerine Hz. Resulullah: “Ali, Fatıma ve onların iki evladıdır.” dediler. Dolayısıyla buradan da onları sevmenin farz olduğu ortaya çıkar.
Şunu da eklemek gerekir ki, Hz. Peygamber (s.a.a) Fatıma (a.s)’ı çok seviyor ve şöyle buyuruyordu:
“Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır; onu inciten, rahatsız eden beni incitip rahatsız etmiştir.”
Yine mütevatir olarak Hz. Muhammed (s.a.a)’in Ali, Hasan ve Hüsyin'çok sevdiği rivayet edilmiştir. Bu sabit olunca Peygamber’in ümmetine de onları sevmek farz olur. Zira Kur’an-ı Kerim buyuruyor ki:
“(Ey Peygamber! Müslümanlara) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da siz sevsin...” (Âl-i İmran Sûresi: 31)
"... Ve ona (Peygamber’e) uyun ki doğru yolu bulmuş olasınız.” (A’raf Sûresi: 158)
“(Ey Müslümanlar!) Andolsun ki, Allah’ın Resulü’nde sizin için uyulacak güzel bir örnek var. (O, sizin için en güzel örnektir.) ...” (Ahzab Sûresi: 21)
Buna göre, Hz. Peygamber (s.a.a)’in Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'sevdiği ve onlara önem verdiği için, Müslümanların da Hz. Peygamber (s.a.a)’e uyarak onları sevmesinin, onlara önem vermesinin farz olduğu anlaşılır.
Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyti’ne dua edip salâvat göndermek de, Ehl-i Beyt’in büyük bir makama sahip olduklarını gösterir. Hatta namaz kılarken bile “Teşehhüd”ün sonunda; "Allah’ım, Muhammed’e ve Muhammed’in Âline salâvat ve rahmet gönder.” şeklinde onlara dua ederek salâvat göndermek farzdır.
Bu büyük tazim ve saygı Ehl-i Beyt’ten başka hiç kimsenin hakkında bulunmamaktadır. Bütün bu zikredilenler, Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyti’ni sevmenin farz olduğunu göstermektedir.
İmam Şafiî bir şiirinde şöyle diyor:
“Ey yolcu! Mina kumluğunda biraz dur; seher vakti hacılar Mina’ya akın yaptıklarında, büyük bir ırmak gibi coşup gittiklerinde, Hif’in[9] sakinlerine ve ayaktakilere seslen; onlara de ki: Eğer Muhemmed’in Ehl-i Beyti’ni sevmek rafizilik ise (dini terketmkse), öyleyse bütün insanlar ve cinler tanık olsunlar, ben rafiziyim."[10]
Taberî, İbn-i Abbas’tan naklettiği bir hadiste şöyle diyor:
“Meveddet Ayeti nazil olduğunda Müslümanlar Resulullah’a: “Muhabbeti ve sevgisi bize farz olan akrabaların kimlerdir ya Resulullah?” diye sordular. Resulullah (s.a.a): “Ali, Fatıma ve onların iki evladıdır." diye buyurdular."
Bu hadisi, Ahmd b. Hanbel de, Menakıb adlı kitabında nakletmiştir.[11]
İbn-i Münzir, İbn-i Ebî Hatem, İbn-i Merdeveyh ve Taberanî (Mu’cem-i Kebir’de) İbn-i Abbas'n şöyle naklediyorlar:
"Meveddet Ayeti nazil olunca Müslümanlar: “Ya Resulullah! Muhabbet ve sevgileri bizlere farz olan yakınların kimlerdir?" diye sordular. Resulullah (s.a.a): “Ali, Fatıma ve onların iki evladıdır.” diye buyurdular."[12]
Yine Mu’cem-i Kebir adlı kitapta sahih olarak İmam Hasan b. Ali (a.s)'n nakledilmiştir ki: "Hz. Ali (a.s), bir gün halka hutbe okuyarak şöyle buyurdu:
“Ben, Allah’ın: “De ki: Tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim, ancak yakınlarıma sevgidir.” buyurarak sevgi ve muhabbetlerini taşımayı Müslümanlara farz kıldığı Ehl-i Beyt’tenim.”
Kur’an-ı Kerim, Tathir Ayeti'e, Ehl-i Beyt’in bütün pislik, kötülük ve günahlardan pak ve temiz olduğunu ispat etmiş, böylece onların ne kadar değerli olduklarını ve İslâm ümmetinin hayatında ne kadar büyük bir role sahip olduklarını açıklamıştır. Bundan dolayı da muhabbet ve sevgileri farz kılınmıştır. Kur’an’ın, onlara sevgi ve muhabbet beslemeyi farz kılmasından maksadı, yalnızca duygusal bir irtibat ve kalbî bir muhabbet değildir. Zira, insanın sadece içinde bulunup, vicdanında yaşayan, ama amellerinde herhangi bir etkisi olmayan muhabbet ve sevginin bir faydası yoktur. Hz. Peygamber (s.a.a)’in yakınlarına gerçek sevgi ve muhabbet, ancak onlara tabi olmak, onların yolunda hareket etmek, onların söz ve amellerine uymak ve onları ümmetin hakikî önderleri ve imamları olarak kabul etmekle olur.
Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber (s.a.a)’in, ümmetine: “Ben sizden peygamberlik ve Allah’ın ahkâmını tebliğ etme yolunda çektiğim zhametler ve zorluklara karşılık Ehl-i Beytimi ve yakınlarımı sevmekten başka hiçbir ücret istemiyorum.” demesini emrederken, gerçekte, ümmetin takip edeceği doğru yolu, inançlarını ve şeriatın hükümlerini öğrenmekte kime başvuracaklarını göstermektedir. Kur’an-ı Kerim, bu vesileyle ümmeti Ehl-i Beyt’in yoluna sevk etmek istemiştir.
Eğer Ehl-i Beyt’in yolu, doğru yol olmasaydı ve onlar ümmeti hidayet etmek için yetersiz olsalardı, hiçbir zaman böyle bir ayet nazil olmaz ve Peygamber (s.a.a), zahmetlerinin karşısında, Ehl-i Beytini sevmeyi ümmetinden istemezdi.
Bütün bunlardan şu neticeyi elde ediyoruz: Kur’an’ın bu ayeti, bizim Ehl-i Beyt’in yolunda gidip her şeyde onlara uymamızın gerekli olduğunu bildirmektedir. Zira o büyük insanların pak, tertemiz ve her yönden doğru bir şahsiyete sahip oldukları herkesçe bilinmektedir. Kur’an-ı Kerim, bu ve bunun gibi ayetlerle, Ehl-i Beyt’in yolunu tutmak ve İslâm’ı onlardan öğrenmek için ümmete güvence vermektedir.
Bu ayet-i kerime ve Hz. Peygamber (s.a.a)’den bu mübarek ayetle ilgili olarak nakledilen hadisler, Ehl-i Beyt’in muhabbetini her Müslümanın kalbine yerleştirmekte ve Müslümanların Ehl-i Beyt hakkında ne şekilde düşünmeleri gerektiğini, onların düşmanlarına ve dostlarına nasıl davranmaları gerektiğini, Ehl-i Beyt’in fıkıh, tefsir, düşünce ve inanç alanındaki açıklamaları, onların dinî ve siyasî önderlikleri karşısında vazifelerinin ne olduğunu açıklamaktadır.
3- Mübahele Ayeti
“(Ey Peygamber!) Sana gelen bilgiden sonra, kim seninle bu hususta tartışacak olursa, de ki: Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra Allah’ın lânetini yalancıların üzerine kılalım.”
(Âl-i İmran Sûresi: 61)
Tarihçiler ve müfessirler, İslâm tarihinde meydana gelen çok önemli bir olayı nakletmişlerdir ki, bu olay, Hz. Peygamber (s.a.a)' Ehl-i Beyti’nin (Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin) Allah (c.c) katında olan değerlerini ve Müslümanların arasında olan makamlarını açıkça ortaya koymuştur.
“Mübahele” olarak anılan bu olayı tarihçiler, müfessirler ve raviler şöyle nakletmişlerdir:
“Hıristiyan olan Necran kabilesinden bir heyet,[13] Hz. Muhammed (s.a.a)’in yanına gelip onun peygamberliği hakkında bahsedip delil isteyince, Allah-u Teala bu ayet-i kerimeyi nazil ederek Hz. Peygamber' Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i -Allah’ın selâmı onların üzerine olsun- yanına alıp çöle çıkmasını, Hıristiyanlara da kendi hanım ve çocuklarıyla birlikte çöle çıkmalarını, sonra da Allah’tan yalancıların üzerine lânet ve cezasını indirmesi için dua etmelerini emretti."
Zemahşerî, Keşşaf adlı tefsirinde şöyle yazıyor:
“Hz. Peygamber (s.a.a), Necran Hıristiyanlarını mübahele[14] etmeye çağırdığı zaman dediler ki: “Müsaade edin, dönüp bu konuda biraz düşünelim. Kendi aralarında toplanıp konuştukları zaman, fikir sahipleri olan Akıb'dönerek: “Ey Mesih' kulu! Senin görüşün nedir?" diye sordular. O da şöyle dedi: “Ey Hıristiyan Cemaati! Andolsun Allah’a ki, siz Muhammed’in Allah tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu ve O'an hak bir kitap getirmiş olduğunu biliyorsunuz. Allah’a andolsun ki, peygamberi ile mübahele eden hiçbir ümmetin büyükleri diri kalmamış ve küçükleri de büyümemiştir. Eğer onunla mübahele ederseniz, gerçekten hepimiz helâk oluruz. Bununla beraber yine de kendi dininizin üzerinde kalmak isterseniz, bu şahısla (Muhammed’le) vedalaşın ve kendi diyarınıza dönün." Bu arada Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Hüseyin'kucağına almış, Hz. Hasan'305;n elinden tutmuş, peşi sıra Hz. Fatıma ve onun peşi sıra da Hz. Ali olduğu halde geldi ve: “Ben dua ettiğim zaman siz de amin deyin.” diye buyurdular.
Necran papazı bu manzarayı görünce, Hıristiyanlara dönerek şöyle dedi:
“Ey Hıristiyan topluluğu! Ben öyle simalar görüyorum ki, Allah bir dağı onların hürmetine yerinden koparmak istese, koparır. Onlarla mübahele etmeyin. Eğer mübahele ederseniz, helâk olursunuz ve kıyamet gününe kadar yeryüzünde bir Hıristiyan kalmaz. Bunun üzerine Hıristiyanlar, Hz. Peygamber (s.a.a)'dediler ki: “Ey Ebe’l-Kasım! Biz seninle mübahele etmemeye karar verdik; sen kendi dininde kal, biz de kendi dinimizde.”
Hz. Peygamber (s.a.a) de şöyle buyurdu: “Eğer mübahele etmiyorsanız, öyleyse İslâm dinini kabul edin ve Müslüman olun ki, Müslümanların menfaat ve zararlarına ortak olasınız.” Hıristiyanlar bunu kabul etmeyince, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Öyleyse sizinle savaşacağım.” Onlar şöyle dediler: “Bizim Arap milleti ile savaşmaya gücümüz yoktur. Fakat seninle bir anlaşma yapmaya hazırız. Eğer bizimle savaşmaz, bizi korkutmaz ve bizi kendi dinimizden döndürmezseniz, her yıl size iki bin tane elbise veririz. Bunların yarısını safer ayında ve yarısını da recep ayında veririz. Bundan başka, bir de demirden dokunan otuz adet zırh veririz.” Peygamber (s.a.a) de buna razı oldu ve daha sonra şöyle buyurdu:
“Canım elinde olan Allah’a andolsun ki, Necran ehlinin helâk olma vakti gelip çatmıştı. Eğer onlar mübahele etmiş olsalardı, şüphesiz ki suret değişip maymun ve domuz olacaklardı ve bu sahra onlar için ateşten bir cehenneme dönecekti. Hatta ağaçların üstündeki kuşlar da dahil olmak üzere Necran ehlinin hepsi helâk olacaktı ve bir yıl bile geçmeden bütün Hıristiyanlar yok olup gideceklerdi.”
Zemahşerî, bu olayı naklettikten sonra, Mübahele Ayeti'n tefsiriyle ilgili olarak Ehl-i Beyt’in büyüklüğü hakkında Aişe’den rivayet ettiği bir hadis ile Ehl-i Beyt’in makamını açıklıyor ve şöyle diyor:
“Allah-u Teala bu ayette, onları 'ndimiz'iye tabir edilen kimseden de önce zikretmiştir ki, onların Allah katındaki özel makamlarını ve yakınlık derecelerini açıkça bildirsin. Bu ayet, 'hab-ı Kisa'#305;n[15] fazilet ve üstünlüğüne en büyük ve en güçlü bir delildir.
Aynı zamanda bu olay, Hz. Resulullah'305;n nübüvvetinin doğruluğuna da güzel bir delildir. Zira ister dost olsun, ister düşman, hiçbir şahıs, Hıristiyanların, Hz. Peygamber (s.a.a)' mübahele isteğini kabul ettiklerini nakletmemiştir."[16]
İman ordusuyla şirk ordusunun karşı karşıya geldiği bu olayda sadece bunların öne çıkması, onların hidayet önderleri, ümmetin seçkinleri, ileri gelenleri ve ümmet içinde duları geri dönmeyen, sözleri yalanlanmayan en temiz ve en kutsal kişiler olduklarını göstermektedir.
İşte buradan şunu anlıyoruz: Ehl-i Beyt’ten gelen fikirler, hükümler, hadisler, tefsirler ve hidayetler, tertemiz bir kaynaktan sadır olduğu için hak ve güvenilirdir; sözleri, amelleri ve yollarının doğruluğunda hiçbir kuşku bulunmayan şahıslar, onlardır.
Kur’an-ı Kerim, Ehl-i Beyt ile İslâm düşmanlarına meydan okuyup, lânet ve azabın, onlardan yüz çeviren düşmanların üzerine kılınmasını istemiştir. Eğer Ehl-i Beyt (a.s)'305;n sözleri, amelleri ve yollarının doğruluğu kesin olmasaydı, hiçbir zaman Allah-u Teala böyle bir şeref ve makamı onlara vermezdi ve Kur’an-ı Kerim onlardan bu şekilde söz etmezdi.
Ehl-i Sünnet' büyük müfessirlerinden Fahr-i Razî de, Tefsir-i Kebir adlı eserinde Zemahşerî'n naklettiği rivayeti aynen nakletmiş ve söz konusu ayetin tefsirinde Zemahşerî’nin sözlerine katılarak şunu da eklemiştir: “Bil ki, bu hadisin doğru olduğuna tefsir ve hadis ehli ittifak ve icma etmişlerdir.”[17]
Merhum Allame Tabatabaî, Tefsir'-Mizan', Peygamber (s.a.a)’in, Allah Teala’nın emriyle Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'yanına alarak düşmanlarla mübahele etmek istediğini söyledikten sonra aynen şunları yazıyor:
“Hadis alimlerinin hepsi, bu rivayeti nakletmiş ve kabul etmişlerdir. Sahih-i Müslim, Sahih-i Tirmizî ve diğer meşhur hadis yazarları da, onu kendi kitaplarında kaydetmişlerdir. Tarihçiler de, bu olayı onaylamışlardır. Mufessirler de, bu olayı hiçbir şüphe ve itiraz etmeden kendi tefsirlerinde anlatmışlardır. Bunlar arasında Taberî, Ebu'Fida, İbn-i Kesir, Suyutî ve diğerleri gibi hadis ve tarih alanında meşhur olan alimler de yer alırlar."
Görüldüğü üzere, müfessirler bu şekilde Ehl-i Beyt' kimler olduğu ve onları sevmenin ümmete farz olduğu hakkında icma etmişlerdir.
Böylece, daha önce zikredilen iki ayette Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'n ibaret olan Ehl-i Beyt’in pak ve tertemiz olduklarını ve bundan dolayı da sevgilerinin herkese farz olduğunu bildiriliyor; bu ayette de Hz. Resulullah (s.a.a)' onlar vasıtasıyla düşmanlarla mübahele etmesi emredilerek onların yüce ve mukaddes makamları beyan ediliyor. Eğer Ehl-i Beyt’in Allah yanında seçkin ve özel bir yeri olmasaydı, Yüce Allah asla Peygamber’ine, onlarla Allah’ın düşmanlarıyla mübahele etmesini ve onları vasıta kılarak azap ve lânetin yalancıların üzerine nazil olmasını istemesini emretmezdi.
Bu ayette dakik edebî incelikler de vardır ki, onlara da dikkat etmek gerekir. Mesela; ayet-i kerimede “çocuklarımız, kadınlarımız ve kendilerimiz” denilerek Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin (a.s) Hz. Peygamber'izafe edilmiştir.
Eğer bu olay pratikte gerçekleşmez ve Hz. Peygamber (s.a.a) amelî olarak isimlerini zikrettiğimiz o mukaddes zatlarla mübaheleye çıkmasaydı, bu sözlerle başka şahısların akla gelmesi mümkündü. Mesela; “kadınlarımız” kelimesiyle Hz. Fatıma (a.s) ve Peygamber (s.a.a)' diğer kızları ve “kendilerimiz” kelimesiyle de yalnızca Peygamber (s.a.a)’in kendisi anlaşılabilirdi. Ancak Peygamber-i Ekrem’in başkalarını değil de bu dört şahsiyeti mübahele için kendisiyle götürmesi, bize şunu bildirmektedir: Bu ümmetin kadınlarının en seçkini ve onların örneği, Hz. Fatıma (a.s)’dır ve ümmetin evlatlarının en seçkini, Hz. Hasan (a.s) ile Hz. Hüseyin (a.s)'r ve Kur’an-ı Kerim onları Peygamber’in evlatları olarak kabul etmiştir. “Kendilerimiz” kelimesiyle de Kur’an-ı Kerim, Hz. Ali' Peygamber' kendi canı sayılacak bir makama sahip olduğunu açıklamıştır.
4- Salâvat (Salât) Ayeti
“Şüphe yok ki Allah ve melekleri Peygamber’e salât (rahmet) ederler. Ey inananlar, siz de ona salât edin ve tam teslimiyetle ona selâm verin.”
(Ahzap Sûresi: 56)
Daha önce zikrettiğimiz ayetler, Ehl-i Beyt (a.s)’ın pak ve tertemiz olduğunu, onları sevmenin farz olduğunu ve onların Hz. Peygamber' Ehl-i Beyti olduğunu açıklamıştır. Kur’an müfessirleri de, Hz. Peygamber' hadislerinden faydalanarak Ehl-i Beyt (a.s)'305;n kimler olduğunu isimleriyle belirlemiş, onların “Hz. Ali (a.s), Hz. Fatıma (a.s), Hz. Hasan (a.s), Hz. Hüseyin (a.s)" olduklarını açıklığa kavuşturmuşlardır.
Bu ayet ise, Hz. Peygamber (s.a.a)'ve Ehl-i Beyti (a.s)'salât ve selâm göndermeyi emrediyor ve bunu yalnızca onlara mahsus kılıyor, onlardan başkalarına değil. Böylece ümmetin, onların rehberlik liyakatlerini kavrayabilmeleri için, onların makam ve değerlerini çok ince ve zarif bir şekilde ortaya koyuyor.
Fahr-i Razî, Tefsir-i Kebir'de bu mübarek ayetin tefsiriyle ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.a)’den şu hadisi nakeldiyor: “Hz. Peygamber (s.a.a)'n: “Ya Resulallah! Sana ne şekilde salâvat getirelim?” diye soruldu. Hazret, bana şöyle salâvat getirin buyurdu: “Allah’ım, Muhammed’e ve Muhammed’in Ehl-i Beyti’ne salât (rahmet) et, nasıl ki İbrahim’e ve İbrahim’in Ehl-i Beyt’ine salât ettin; Muhammed’e ve Muhammed’in Ehl-i Beyt’ine bereket ver, nasıl ki İbrahim’e ve İbrahim’in Ehl-i Beyt’ine bereket verdin. Şüphesiz, sen beğenilmişsin, yücesin.”
Fahr-i Razî, bu hadisi nakletmeden önce söz konusu ayeti tefsir ederken şunları söylüyor:
“Bu ayet, Şafiî’nin sözüne delildir; zira emir farza delalet eder. O halde Hz. Peygamber (s.a.a)’e salâvat getirmek farzdır. Teşehhüdün dışında salâvat getirmenin farz olmadığına göre, Şafiî’nin de dediği gibi teşehhütte salâvat getirmek farzdır."[18]
Daha sonra şöyle devam ediyor:
“Eğer "Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlarsa, artık bizim salâvat getirmemize ne gerek var?” diye sorulursa, deriz ki: “Hz. Peygamber'salâvat getirmek, onun salâvata ihtiyacı olduğu için değildir. Yoksa Allah’ın salâtından sonra meleklerin salâvatına da ihtiyacı kalmazdı. Salâvat, Peygamber'karşı bizden taraf bir tazim ve saygıdır. Bu vesile ile sevap kazanabiliyoruz. İşte bunun içindir ki, Hz. Peygamber (s.a.a) buyuruyor: “Kim bana bir defa salâvat getirirse, Allah da ona on defa salât eder.”
Suyutî de, ed-Dürü’ül-Mensur adlı tefsirinde şöyle yazıyor:
“Abdurrezzak, İbn-i Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Hamid, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî, İbn-i Mace ve İbn-i Merdeveyh, Ka’b bin Umre’den şöyle nakletmişlerdir: “Bir gün adamın biri, Hz. Peygamber' “Ya Resulallah! Sana selâm vermenin usulünü öğrendik, bize sana salâvat getirmenin şeklini de öğretir misin?” diye arzetti. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “De ki: Allah’ım, Muhammed've Muhammed’in Ehl-i Beyti’ne salât (rahmet) et, nasıl ki İbrahim've İbrahim' soyuna salât ettin. Gerçekten sen övgü ve izzet sahibisin.”
Suyutî, bu rivayetten başka on sekiz hadis daha nakletmiştir ki hepsi, Hz. Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyti’nin de salâvatlarda o Hazretle birlikte zikredilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu hadisleri, muhaddisler, İbn-i Abbas, Talha, Ebu Said Hudrî, Ebu Hureyre, Ebu Mes’ud Ensarî, İbn-i Mes’ud, Ka’b bin Umre ve Ali (a.s) gibi sahabilerden nakletmişlerdir.
Aynı kaynakta yine şöyle deniliyor:
“Ahmed ve Tirmizî, Hasan b. Ali (a.s)’dan nakletmişler ki, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Cimri, benim ismim yanında anıldığı zaman, bana salâvat getirmeyen kimsedir.”[19]
Bunlardan başka İslâm fakihleri, namazın teşehhüdünde Muhammed’e ve onun Âli’ne (Ehl-i Beyti’ne) salâvat getirmeyi ve Peygamber' isminin yanında Ehl-i Beyti’nin de isminin anılmasını farz bilmişlerdir.[20]
Bu ayetin mana ve tefsiri üzerinde düşünen herkes, bu hükmün, yani salâtın farz edilmesinin, Hz. Peygamber' Ehl-i Beyti’ne ta’zim ve saygıyı ifade ettiğini anlar. O Ehl-i Beyt ki, Allah onlardan bütün kötülükleri uzaklaştırarak onları tertemiz kılmıştır ki, ümmet onlara uyup, onların yolundan hareket ederek fitne ve ihtilaflardan korunabilsin.
Evet; kendilerine salâvat getirmeden namazın sahih olmayacağı bu yüce zatlar, ümmetin imamlarıdırlar. Eğer onların yolu doğru yol olmasaydı, onlara uymak hata olsaydı, söz ve amelleri sağlam olmasaydı, Allah-u Tebarek ve Teala, asla Müslümanlara, onları sevmeyi ve her namazda onlara salâvat getirmeyi emretmezdi. Her gün beş vakit farz namazlarda, Peygamber (s.a.a.)' yanında Ehl-i Beyt (a.s)'da salâvat getirmenin farz olması, kıyamet gününe kadar Müslümanların dikkatini Ehl-i Beyt (a.s)’ın Allah'305;n indindeki yüce makamlarına çekmek ve onlara uymanın, onların yolunda hareket etmenin gerekliliğini anlatmak için değil de ne içindir?!
5- İnsan (Dehr) Sûresi
"Şüphesiz ki iyiler, karışımı kâfur olan bir kadehten içerler. Bir kaynak ki, Allah’ın kulları ondan içerler ve onu fışkırtarak akıtırlar. Onlar, adaklarını yerine getirirler ve şerri (kötülüğü) yaygın olan bir günden korkarlar. Kendi canları çektiği halde, yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz size, ancak Allah rızası için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne de bir teşekkür. Biz, asık suratlı, sert bir günden dolayı Rabbimizden korkuyoruz.” Böylece Allah, onları o günün şerrinden korumuş ve onları bir parlaklığa ve bir sevince kavuşturmuştur. Sabretmelerine karşılık da, onları cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir. Orada tahtlar üzerine yaslanmış olarak bulunurlar. Ne yakıcı bir sıcak görürler orada, ne de dondurucu bir soğuk. (Cennet ağaçlarının) Gölgeleri üzerlerine sarkmış ve (meyvelerinin) devşirilmesi kolaylaştırıldıkça kolaylaştırılmış. Çevrelerinde gümüşten kaplar ve billûr kupalar dolaştırılır. Gümüşten billûrlar ki, belli bir ölçüde belirlemişlerdir onları. Orada onlara bir kadeh içirilir ki, karışımı zencefildir. Oradaki bir pınardan ki, "Selsebil" olarak adlandırılır. Çevrelerinde ölümsüz gençler dolaşır durur. Onları gördüğünde, saçılmış inciler sanırsın. Nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün. Üzerlerinde ipekten ince ve kalın yeşil elbiseler vardır; gümüşten bileziklerle de bezenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz bir içki içirmiştir. Bu, sizin için bir mükâfattır ve gayretiniz karşılığını bulmuştur."
(İnsan Sûresi: 5-22)
Hiç kuşkusuz, bu ayetlerde cennet ile müjdelenen Ehl-i Beyt’tir. Onlara uyan ve onların yolunda hareket eden kimseler de onlarla birlikte mahşur olur.
Zemahşerî, bu ayetlerin tefsirinde şöyle diyor:
“İbn-i Abbas (r.a) nakletmiştir: “Bir gün Hasan ve Hüseyin hasta olmuşlardı. Hz. Peygamber (s.a.a) ashaptan bir grup ile birlikte onları görmeye gittiler. Bu ziyaret esnasında: “Ey Ebe'Hasan, çocuklarının şifası için bir adak ada." buyurdular. Ali (a.s), Fatıma (a.s) ve hizmetçileri Fizze, her üçü, "Hasan ve Hüseyin (a.s) şifa bulurlarsa, üç gün oruç tutacağız." diye nezrettiler. Hasan ve Hüseyin (a.s) şifa buldular. Fakat o günlerde evlerinde yiyecek herhangi bir şey yoktu. Ali (a.s), Şem’un isimli bir Yahudiden üç sa'iktarında arpa borç aldı. Hz. Fatıma (a.s) onun bir sa'305;nı öğütüp kendi sayılarınca beş adet ekmek pişirdi. Onları iftar vakti yemek için önlerine koydukları sırada, bir dilenci kapının önünde durup şöyle seslendi: “Selâm olsun size Ey Muhammed’in Ehl-i Beyt' Ben bir fakirim; bana yiyecek verin, Allah size cennet sofralarından yedirsin." Bunun üzerine, hepsi fedakârlık edip ekmeklerini dilenciye verdiler ve kendileri suyla iftar edip o geceyi öylece sabahladılar. Ertesi gün yine oruç tuttular. Akşam vakti sofra başına oturup iftar edecekleri sırada, bu sefer bir yetim kapıya gelip yiyecek istedi. Onlar da ekmeklerini ona verdiler ve o gün de aç kaldılar. Üçüncü gün iftar vakti bir esir gelip yiyecek istedi. Onlar da iftarlıklarını ona verdiler. Ertesi gün Hz. Ali (a.s), Hasan ve Hüseyin (a.s)’ın ellerinden tutup Hz. Peygamber (s.a.a)' huzuruna geldiler. Hz. Peygamber, onları açlıktan titrer halde görünce şöyle buyurdu: “Sizi bu halde görmek bana çok ağır geliyor.” Daha sonra onlarla beraber Fatıma (a.s)'305;n evine geldiler. Hz. Peygamber kızı Fatıma (a.s)'305; mihrabında açlıktan karnı vücuduna yapışmış ve gözleri çukurlaşmış bir halde gördü. Bu manzara, Peygamber'çok üzdü. Bu sırada Cebrail (a.s) nazil oldu ve: “Ey Muhammed! Allah böyle Ehl-i Beyt'n dolayı seni müjdeliyor.” dedi ve İnsan Sûresini Peygamber (s.a.a)’e okudu."[21]
Bu husustaki hadislerin ifadelerinde biraz değişiklik olmasına rağmen hepsi, bu ayetlerin, Ali (a.s), Fatıma (a.s) Hasan (a.s) ve Hüseyin (a.s)'305;n hakkında nazil olduğunu açıkça ortaya koymaktadırlar. Ehl-i Beyt İmamlarından da bu hususta birçok hadis nakledilmiştir.
Bu ayetler, Ehl-i Beyt (a.s)'305;n, Allah’ın “ebrar=iyiler" olarak nitelendirdiği kulları olduğunu bildirmekte ve onları cennetle müjdelemektedir.
Özel Olarak Hz. Ali (a.s) Hakkında İnen Ayetler
Çocukluk zamanından Hz. Peygamber (s.a.a)' evinde ve onun gözetimi ve eğitimi altında büyüyüp gelişen, onun ahlakıyla ahlaklanan, daha on yaşındayken Peygamber'iman ederek onu tasdik eden, ona uyan, daha sonralar da Bedir, Uhud, Huneyn, Ahzap, Hayber, Zat'-Selasil ve İslâm ordusunun zafere ulaştığı bütün savaşlarda onun kahraman askeri ve yiğit kumandanı olan Hz. İmam Ali (a.s) hakkında Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet nazil olmuştur.
Kur’an ayetlerinin nazil olma sebepleriyle iligili bir araştırma yaparsak, tüm Ehl-i Beyt (a.s) hakkında inen ayetlerin dışında, özel olarak Müminlerin Emiri Hz. İmam Ali (a.s) hakkında, kendisinin faziletlerinden bahseden birçok ayetin inmiş olduğunu göreceğiz. Bu ayetleri şöyle tasnif etmek mümkündür:
a) Cesareti, kahramanlığı ve Allah yolunda fedakârlığıyla ilgili ayetler.
b) Düşmanların zulüm ve alaylarına karşı sabrını, direncini anlatan ayetler.
c) Takvası, ameli, başkalarına iyilik ve ihsanı ve müminler üzerindeki velâyetinden söz eden ayetler.
Biz bu ayetlerden bazılarını örnek olarak zikredeceğiz:
1- Velâyet Ayeti
“Sizin veliniz, ancak Allah, O'n Resulü ve namaz kılarken rüku halinde zekat veren müminlerdir. Kim Allah’ı, O'n Resulü'uuml; ve sözü edilen müminleri veli edinirse, hiç şüphesiz, galip gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır."
(Maide Sûresi: 55-56)
Zemahşerî, Keşşaf adlı tefsirinde şöyle diyor:
“Bu ayet Ali -kerremellahu vecheh- hakkında nazil olmuştur. Hz. Ali namazda, rüku halindeyken bir dilenci ondan yardım istemiş, o da küçük parmağında olan yüzüğünü ona vermiştir. Açıktır ki, namaz halinde yüzüğü parmağından çıkarıp vermesi, namazına zarar verecek derecede çok bir işi gerektirmemektedir. Eğer birisi; "Bu ayette zamir çoğul olarak kullanılmıştır. O halde, bu ayet nasıl yalnızca Hz. Ali’ye mahsus olabilir?" derse, cevabında deriz ki: “Bu ayetin tek bir kişinin hakkında nazil olmasına rağmen ondaki zamirin çoğul olarak kullanılması, başkalarını da bu gibi amellere teşvik etmek, fakirlere yardım etme ve ihsanda bulunma konusunda müminlerde rağbet oluşturmak içindir.”[22]
Vahidî de, Esbab'uml;n-Nüzul adlı kitabında, bu ayetin nazil olma sebebini şöyle açıklıyor: “Bu ayetin sonu, Ali b. Ebî Talip (a.s) hakkındadır. Zira o, namazının rükuunda yüzüğünü fakire bağışlamıştır.”[23]
Bu ayetin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğu, diğer birçok tefsir ve hadis kitabında da zikredilmiştir. Biz, sözün çok fazla uzamaması için onların hepsini nakletmekten vazgeçtik.
2- Tebliğ Ayeti
“Ey Peygamber, Rabbinden sana indirilen emri insanlara ilet. Eğer yapmazsan, O'n elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur..."[24]
(Maide Sûresi: 67)
"Tebliğ Ayeti" diye bilinen bu ayet-i kerime, Hz. Peygamber (s.a.a), son haccı olan Veda Haccı'an Medine’ye döndüğü zaman, zilhicce ayının on sekizinci günü Gadir-i Hum' nazil oldu.[25] Peygamber (s.a.a), Cuhfe'[26] vardıklarında “Gadir-i Hum” denilen yerde durdular[27] ve geride kalanlar kendilerine ulaşıncaya, önde gidenler de geriye dönünceye kadar orada beklediler.[28] Ashabını oradaki ağaçların altında dağınık bir şekilde oturmaktan nehyettiler ve bazılarını da o ağaçların altındaki dikenleri temizlemeye gönderdiler.[29] Daha sonra halkı namaz kılmaya davet ederek şiddetli sıcağın altında öğle namazını kıldılar. Sonra ayağa kalkıp hutbe okuyarak Allah’a hamd ve sena ettikten ve halka vaaz ve nasihatte bulunduktan sonra şöyle buyurdular:
“Benim Allah tarafından davet edilip de icabet etme zamanın yaklaşmıştır. Şüphesiz ki, ben de sorumluyum, siz de sorumlusunuzdur. Öyleyse şimdi siz ne diyorsunuz?”
Müslümanlar şöyle dediler: “Biz şahadet ediyoruz ki, sen Allah’ın emirlerini ve İslâm’ın hükümlerini insanlara tebliğ ettin; nasihat ve öğütte bulundun. Allah seni hayırla mükâfatlandırsın.”
Sonra Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular:
“Siz, Allah’tan başka bir ilah olmadığına, Muhammed' O'n kulu ve elçisi olduğuna, cennet ve cehennemin hak olduğuna şahadet ediyor musunuz?"
“Bütün bunlara şahadet ediyoruz." dediler.
Hz. Peygamber (s.a.a.): “Allah'305;m, sen şahit ol.” buyurdular ve: “Acaba (benim söylediklerimi) iştiyor musunuz?” diye sordular.
“Evet işitiyoruz.” dediler.
O zaman şöyle buyurdular:
“Ey insanlar! Ben sizden önce (Kevser Havuzu başında) hazır olacağım ve siz havuz başında benim yanıma geleceksiniz. O havuzun genişliği, Busra[30] ile San’a arası kadardır. O havuzda, gökteki yıldızlar kadar gümüş kadehler vardır. Orada, ben iki değerli ve kıymetli emanetim hakkında sizi sorguya çekeceğim. O halde onlara karşı benden sonra nasıl davranacağınıza dikkat edin."
Birisi: “Ya Resulullah! O iki değerli emanetin nedir?” diye sordu.
Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular:
“Onlardan biri, Allah’ın kitabı Kur’an’dır ki, onun bir ucu Allah’ın elinde, bir ucu da sizin elinizdedir; ona sarılın ve ondan asla ayrılmayın. Diğeri de, benim öz akrabalarımdan olan Ehl-i Beytimdir. Latif ve Habir olan Allah bana bildirmiştir ki, o ikisi havuzun başında bana ulaşıncaya kadar asla birbirlerinden ayrılmayacaklar. Ben de Rabbimden onlar için bunu istedim. Öyleyse ey insanlar, onlardan öne geçmeyin, yoksa helâk olursunuz; onlardan geri de kalmayın, yoksa yine helâk olursunuz; onlara bir şey öğretmeye de kalkışmayın; çünkü onlar sizden çok daha bilgilidirler."[31]
Sonra şöyle buyurdular:
“Acaba benim müminlere karşı onların kendilerinden daha evla olduğumu bilmiyor musunuz?”
“Evet, biliyoruz ya Resulullah!” dediler.
Daha sonra şöyle buyurdular:
“Acaba benim her mümine karşı kendisinden daha evla olduğumu bilmiyor musunuz veya buna tanıklık etmiyor musunuz?”
Sonra Ali b. Ebî Talib' (a.s) elinden tutup yukarıya kaldırdı. Öyle ki her ikisinin koltuk altlarının beyazlığı göründü.[33] Sonra şöyle buyurdular:
“Ey insanlar! Allah benim mevlâmdır, ben de sizin mevlânızım[34] ve ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır. Allah’ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol,[35] ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak,[36] onu seveni sev, ona buğzedene buğzet."[37]
Sonra şöyle buyurdular: "Allah'305;m, şahit ol!"[38]
Hz. Peygamber (s.a.a) ile Hz. Ali (a.s) henüz birbirlerinden ayrılmamışlardı ki, Allah (c.c) tarafından şu ayet nazil oldu:
“Bugün dininizi size kâmil ettim, size verdiğim nimetimi tamamladım ve İslâm’ı size din olarak beğendim."
(Maide Suersi: 3)
Bunun [RS1] üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular:
"Allahu Ekber! Dini kâmil ettiği, nimeti tamamladığı, benim peygamberliğime ve Ali’nin velâyet ve imametine razı olduğu için Allah'305; ulularım.”[39]
Yüce Allah'305;n kendilerinden her türlü pisliği giderdiği bu temiz soyun yüceliği, büyüklüğü ve üstün makamlarından bahseden birçok ayet daha vardır ki, onların hepsine değinmek sözün uzamasına yol açar. Bu yüzden bu ayetleri geniş bir şekilde incelemek isteyenler tefsir, menakıb, hadis ve tarih kitaplarına müracaat edebilirler.
Biz burada, yine özel olarak Hz. Ali (a.s)'305;n hakkında inen ayetlerden birkaçına daha işaret etmekle yetiniyoruz:
1- “(Ey Peygamber!) Sen ancak bir uyarıcısın ve her topluluk için bir hidayet önderi vardır.”
(Ra’d Sûresi: 7)
Şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.a) elini göğsüne koyup şöyle buyurdu: “Benim vazifem uyarıp korkutmaktır, ve her kavmin bir hidayet önderi vardır.” Sora Hz. Ali (a.s)’a işaret ederek şöyle buyurdu: “Hidayet önderi sensin ya Ali! Benden sonra hidayet arayanlar seninle hidayeti bulacaklar.”[40]
Bu hadisi Taberî, Fahr-i Razî ve Suyutî kendi tefsirlerinde nakletmişlerdir.
2- “İman etmiş olan (mümin) kimse, yoldan çıkmış olan (fasık) kimse gibi olur mu hiç? Elbette bir olmazlar.”
(Secde Sûresi: 18)
Bu ayeti tefsir edenler, “mümin"den maksat, Hz. Ali (a.s); “fasık”tan maksat ise Velid b. Ukbe’dir, demişlerdir. [41]
3- "Acaba Rabbinden apaçık bir delile sahip bulunan, onu yine ondan bir şahit izleyen (...) kimse mi (yalanlanacak)?"
(Hûd Sûresi: 17)
Ayette zikredilen “Rabbinden apaçık bir delile sahip bulunan" kimse, Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a); "onu izleyen şahit" ise Hz. Ali (a.s)'#305;r.[42]
4- “... şüphesiz ki Allah onun (Peygamber') dostudur, Cebrail ve müminlerin salihi de...”
(Tahrim Sûresi: 4)
Müfessirler ve hadis alimlerine göre bu ayyetteki “müminlerin salihi” olarak zikredilen kimse, Hz. Ali b. Ebî Talip (a.s)'#305;r.[43]
5- “Belleyip kavrayan kulak da onu bellesin.”
(Hakka Sûresi: 12)
Hz. Peygamber (s.a.a), bu ayeti okuduğunda Hz. Ali (a.s)’a bakarak şöyle buyurdu: “Allah’tan istedim ki bu belleyip kavrayan kulak senin kulağın olsun.” Hz. Ali (a.s) şöyle diyor: "(Ondan sonra) Hz. Peygamber (s.a.a)'n duyduğum hiçbir şeyi unutmadım.”
Bu hadisi Taberî kendi tefsirinde, Zemahşerî Keşşaf’ta, Suyutî ed-Dürr'uml;l-Mensur’da bu ayetin tefsirinde zikretmişlerdir. Hadis aşağıdaki kitaplarda da nakledilmiştir.[44]
Vahidî, Esbab'uml;n-Nüzul adlı kitabında Bureyd’den şöyle bir hadis naklediyor:
“Hz. Resulullah, Hz. Ali’ye hitap ederek şöyle dedi: “Allah-u Teala, seni kendime yaklaştırıp asla uzaklaştırmamamı ve sana öğretmemi emretmiştir. Senin de belleyip kavraman gerekmektedir. Hiç kuşkusuz, Allah senin belleyip kavramanı sağlayacaktır.” İşte o zaman “Belleyip kavrayan kulak da onu bellesin.” ayeti nazil oldu.”
6- “Şüphe yok ki Rahman, iman edenler ve iyi işlerde bulunanlara karşı (gönüllerde) bir sevgi bırakacaktır.”
(Meryem Sûresi: 96)
Hz. Peygamber (s.a.a), Ali (a.s)'buyurdu: “Ya Ali, de ki: Allah'305;m, benim için kendi katında bir ahit kıl ve müminlerin kalbinde bana karşı bir sevgi bırak.”
Bu hadis Zemahşerî Keşşaf', Suyutî ed-Dürr'uml;l-Mensur' mezkur ayetin tefsirinde nakletmişlerdir. Aynı hadis aşağıdaki kitaplarda da nakledilmiştir.[45]
7- “İman edenler ve iyi işlerde bulunanlarsa, işte onlardır yaratılmışların en hayırlıları.” (Beyyine Sûresi: 7)
Hz. Peygamber (s.a.a), Ali (a.s)’a şöyle buyurdu: “Ya Ali! Ayette sözü edilen kişiler, sen ve senin Şiilerindir."
Hadis, Taberî Tefsiri’nde nakledilmiştir. Suyutî de bu hadisi ed-Dürr'uml;l-Mensur' çeşitli senetlerle naklettikten sonra şunları ekliyor: “Ne zaman Ali (a.s) gelse, Hz. Peygamber (s.a.a)’in ashabı; “İnsanların en hayırlısı geldi.” diyorlardı."
Aynı hadis, es-Savaik'-Muhrika, s. 96 ve Nur'-Ebsar, s. 70 ve 101’de de nakledilmiştir.
8- “Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'305; onarmayı, Allah've ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad eden gibi mi saydınız?...”
(Tevbe Sûresi: 19)
Hacılara su dağıtma ve Mescid-i Haram'305; onarma işiyle uğraşanlardan maksat, Abbas ve Talha’dır. İman edenden maksat ise, Hz. Ali (a.s)'#305;r.[46]
Bu konuda başka ayetler de vardır. Ama biz sözün uzamaması için bu kadarıyla yetiniyoruz.
[1]- Tirmizî, "Menakıb-ı Ehl-i Beyt" adlı eserinde (c. 2, s. 308) Ömer b. Ebî Seleme'n şöyle naklediyor: “Tathir Ayeti, Ümmü Seleme’nin evinde nazil olduğunda Peygamber (s.a.a); Fatıma, Hasan, Hüseyin ve Ali' çağırarak onların üzerine bir aba örttü ve şöyle buyurdu: “Allah'305;m, bunlar benim Ehl-i Beytimdir; onlardan her çeşit pisliği ve kötülüğü gider ve onları tertemiz kıl.” O sırada Ümmü Seleme; “Ya Resulallah! Ben de onlarla birlikte miyim?” diye sordu. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Sen kendi mevkine sahipsin ve hayır üzeresin.”
[2]- Bu hadis, Gayet'uml;l-Meram' Abdullah b. Ahmed b. Hanbel'n üç senet ile Ümmü Seleme’den nakledilmiştir. Aynı hadis, Salebî Tefsiri'en de nakledilmiştir. Salebî Tefsiri'e, İbn-i Merdeveyh ve Hatib’in de, aynı hadisi az bir ifade değişikliğiyle, Ebu Said-i Hudrî'n naklettikleri geçer. Bkz. Allame Tabatabaî, el-Mizan Tefsiri, Tathir Ayetinin tefsiri.
[3]- Bu hadisi İbn-i Cerir, İbn-i Ebî Hatem ve Taberanî, Ebu Said-i Hudrî’den nakletmişlerdir. Aynı hadisi “Gayet'-Meram” Salebî Tefsiri'en naklederek şöyle diyor: “Bu hadisi Tirmizî kendi “Sünen”inde nakletmiş ve onun sahih bir hadis olduğunu vurgulamıştır. Yine bu hadisi İbn-i Cerir, İbn-i Münzir ve Hakim de doğrulamış, İbn-i Merdeveyh ve Beyhakî de kendi "Sünen"lerinde bu hadisi Ümmü Seleme’den nakletmişlerdir. Bkz. el-Mizan Tefsiri.
[4]- Bu hadisi İbn-i Merdeveyh, İbn-i Ebî Şeybe’den, Ahmed b. Hanbel’den ve Tirmizî’den nakletmiş ve hasen olduğunu söylemiştir. Taberanî’den ve Hakim’den de naklederek onların bu hadisi sahih saydıklarını kaydetmiştir. İbn-i Merdeveyh, aynı hadisi Enes’ten de nakletmiştir. Bkz. Allame Tabatabaî, el-Mizan Tefsiri, Tathir Ayetinin tefsiri.
[5]- Cami’ul-Usul, c. 9, s. 156. Bu hadisi Sahih-i Tirmizî ve Enes b. Malik’ten şöyle naklediyor: “Tathir Ayeti nazil olduğunda, Peygamber (s.a.a) ne zaman namaza gitmek isteseydi, Fatıma (a.s)’ın kapısının önünde durur ve şöyle seslenirdi: “Namaz vaktidir, ey Ehl-i Beyt! Allah yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her türlü kötülüğü ve pisliği gidermek istiyor.”
[6]- Fazl-u Âl’ül-Beyt, s. 21, Takıyyuddin Ahmed b. Ali Mukrizî.
[9]- Hîf, Mekke’de Ebu Kubeys dağının arkasında yer alan Cebel-i Esved’deki bir beyaz noktanın adıdır. Mukaddes Hîf Mescidi’nin ismi de buradan alınmıştır.
[11]- Muhibbuddin Taberî, Zehair’ul-Ukba Fî Menakıb-ı Zevi’l-Kurba, s. 25.
[12]- Bu hadis aşağıdaki kaynaklarda biraz farkla nakledilmiştir: Suyutî, İhya’ül-Meyt Bi Fezail-i Ehl’il-Beyt, s. 8; Suyutî, ed-Dürr’ül-Mensur, c. 6, s. 7; Taberanî, el-Mu’cem’ül-Kebir, Müsned-i İmam Hasan, c. 1, s. 125; Heysemî, Mecma’üz-Zevaid, c. 9, s. 168; Taberî, Zehair’ul-Ukba, s. 25; İbn-i Sabbağ Malikî, el-Füsul’ül-Mühimme, s. 29; Kurtubî, el-Camiu Li Ahkam’il-Kur’an, c. 16, s. 21-22.
[13]- Necran Hıristiyanlarının heyeti üç kişiden oluşmuştu. Bunlardan biri, “Âkıb” lakabını taşıyan “Abdulmesih” idi ki bu zat heyetin başkanı idi. Diğeri, “Seyyid” vasfını taşıyan “Eyhem”; üçüncüsü ise “Ebu Hatem b. Alkame” isimli papazdı. İbn-i Sabbağ Malikî, el-Füsul’ül-Mühimme, Mukaddime.
[14] - Zemahşerî, Tefsirinde şöyle diyor: “Mübahele” kelimesi “Behele” maddesinden olup lügatta “lânet etmek” manasına gelmektedir. Daha sonra bu kelimeyi “her çeşit dua etmek” manasında da kullanmışlardır; lânet ve beddua olmasa bile.
[15]- “Ashab-ı Kisa” Hz. Peygamberin (s.a.a) abasının altında bir araya gelen ve haklarında Tathir Ayeti nazil olan kimselere denmektedir ve onlar, Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir. Bu ayetin açıklaması daha önce geçmişti.
[18]- Ayet-i kerimedeki “Peygamber’e salâvat getirin” emrine işaret ediliyor. “Usul-ü Fıkıh” bilginleri, emrin farza delâlet edip etmediği hususunda şunları söylüyorlar: “Kur’an’da ve hadislerde kullanılan emirler, müstehabba delâlet ettiğine dair bir delil olmadığı takdirde, emrolunan şeyin farz olduğunu ifade ederler.”
[20]- Şia’nın büyük fakihlerinden ve Hicrî 7. yüzyılın büyük şahsiyetlerinden olan Muhakkık Hillî (r.a), “Şerail’ul-İslâm” adlı kitabında, namazın farzlarını saydığında şöyle diyor: “Namazın farzlarından yedincisi, “Teşehhüd”dür. Teşehhüd okumak iki rekatlı namazlarda bir defa, üç ve dört rekatlı namazlarda ise iki defa farzdır. Eğer bile bile teşehhüdü okumazsa, namazı batıl olur. Teşehhüdde de beş şey farzdır: Teşehhüdü okuyacak kadar oturmak, Allah’ın birliğine ve Peygamber’in risaletine tanıklık etmek ve Peygamber’e ve Peygamber’in Ehl-i Betine salâvat getirmek.” Bkz. Şerail’ul-İslâm, c. 1, kitab-ı salât.
[21]- Zemahşerî, Tefsir-i Keşşaf, İnsan Sûresi’nin tefsiri. Aynı hadisi Fahr-i Razî, Tefsir-i Kebir’inde Keşşaf’tan ve Vahidî’den nakletmiştir. Tabersî de bu hadisi “Mecma’ul-Beyan” adlı tefsirinde nakletmiştir.
[24]- Hakim Heskani “Şevahid-üt Tenzil” adlı kitabında (c.1,s.190 Beyrut baskısı, Hicri – Kamir 1393) Abdullah b. Ebi Evfa’dan şöyle rivayet edilmiştir. “Ben Gadir-i Hum günü, kendi kulağımla duydum ki Hz. Peygamber (s.a.a) (Ya eyyüherresul belliğ...) ayetinin okuduktan sonra iki elini koltuklarının altının beyazlığı görünecek şekilde yukarı kaldırdı ve şöyle buyurdu: ayetinin okuduktan sonra iki elini koltuklarının altının beyazlığı görünecek
“(Ey halk) bilin ki, ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun Mevlâsıdır...” Yine Vahidi, Esbab-ı Nüzul” kitabına; (s.135) ve Suyuti “Ed Dürr-ul Mensur” adlı kitabında, (c.2, s.198) Ebi Said-el Hudri’den şöyle nakletmişlerdir:
“Ya Eyyüherresul b o elliğ ma unzile...” ayeti Ali b. Ebu Talip (a.s) hakkında nazil luştur.)
[35] (Musned-i Ahmed c.1, s.118-119, c.4, s.281, 370, 372, 373, c.5, s.347, İbn-i Kesir tarihi c.5, s.204, 201, 213) İbn-i Kesir, Tarih'de şunu da eklemiştir: “Ben Zeyd’e dedim ki, acaba sen kendin bunu Peygamberden işittin mi? “Zeyd” cevabında dedi ki: “O ağaçların altında olan herkes, Peygamberi o halde gördü ve o sözleri kendi kulağı ile işitti. “Sonra İb-ni Kesir sözlerine şöyle devam ediyor: “Şeyhimiz Ebu Abdullah Zehebi “Bu sahih bir hadistir” dedi.
[39]-Hakim Haskani Şevahid-ut Tenzil de, c.1, s.157-158. Bunu Ebu Said Hudri’den nakletmiştir. Ve s. 158’de Ebu Hreyre’den rivayet etmiştir. Aynı rivayet İbn-i Kesir, c.5, s.214 de özet bir şekilde nakletmiştir.
[41]-Bunu ibn-i Cerir Taber tefsirinde; Suyuti, Ed Durr-ül Mensur’da Keşşaf’ta Zemahşerî, Vahidi Esbab-ı Nuzul s.263’de, nakletmiş ve yine bu hadis Tarih-i Bağdad ve Erriyaz-un Nezire’de zikredilmiştir.
[42] (Kenz’ül- Ummal c.1, s.251, Suyuti “Ed Dur’ül Mensur” da, Fahri Razi “tefsir-i Kebirinde bu ayeti yukarıdaki şekilde tefsir etmişlerdir.)
[43]- Suyuti “Ed Durrül- Mensur’da bu ayetin tefsirinde, Kenz-ül Ummal c.1, s.237, Feth-ul Bari c.13, s.27, Mecmeuz- Zevaid c.9, s.18-94 de bu konuyla ilgili hadis mevcuttur.)